Daha önce dikkatimi hiç çekmemişti.
Hâlbuki sıkça gitmek mecburiyetinde olduğumuz, büyük bir çam korusunun
merkezindeydi. Bütün binalara giden yollar onun etrafından dolaşıyor ve orada
kesişiyordu. İdari bina, nöroloji polikliniği, psikiyatri 1, 2 ,3 ,4... Terapi
merkezi, acil giriş... Yüksek tellerle çevrili, kilitli büyük kapısıyla bütün
yerleşkeden ayrı tutulan, yatan hasta servisleri... Öyle bir noktaya konumlandırılmış ki bütün
yollar o noktaya uğruyor. Defalarca yanından gelip geçmeme rağmen, bu üç figürlü
heykelin ortasına konumlandırıldığı havuzu daha önce hiç fark etmemiştim.
Eli elimde... Yumuşak, sımsıkı
tutunmuş. Avuçlarımız terlemiş ama yine de bırakmıyor beni. Çocuk... Yaşıtlarına göre fazlaca çocuk...“Bu
adamlar niçin kavga ediyor, aralarındaki örtüyü neden çekiştiriyorlar?”
sorularıyla o havuzun önünde olduğumuzu fark ediyorum. “Nereden çıkardın canım,
kavga ettiklerini?” “Birbirlerine kızgın kızgın bakıyorlar. Birileri onları
üzmüş mü?”
“..............”
Bu sorularla öylece, havuza bakakalıyorum.
Kirli yemyeşil suları, üzerinde beyaz çiçekler açmış nilüferler, o bulanıklıkta
arada görünüp kaybolan, turuncu, kırmızılı renkler... Demek birkaç balık var
altlarda. Güneşin tadını çıkarmak için kenar taşının üzerine yayılmış bir su
kaplumbağası... Diğer ikisi nilüfer yapraklarının üzerine başlarını uzatmış,
yanakları hızla şişip şişip iniyor. Havuzda ciddi bir temizlik problemi var:
Suyu nereden geliyor, nasıl tahliye ediliyor? Uzun zamandan beri ihmal edilmiş
olduğu besbelli. Bense ömür havuzuna dolan suyu tahliye etmedeki
beceriksizliğim yetmezmiş gibi üzgün, kızgın, üç figürün, ellerinde
çekiştirdikleri örtüyle önüme koydukları başka bir sorunun karşısında apışıp
kalıyorum. Veremeyeceğim cevapları yutarak açıktan bir inkarla geçiştirmeye
çalışıyorum sorularını:” Yok canım, sana öyle gelmiş olmalı. Bence oyun
oynuyorlar.” Bu arada onu çekiştirerek
oradan koparmaya çalışıyorum. O ise eli hâlâ eli elimde dönüp dönüp arkasına
bakıyor. Gördüğüyle benim cevaplarımı örtüştüremediği belli. Kendine rağmen
bana inanmak için çabalıyor. Havuz ve heykele gözden kaybolana kadar tekrar
tekrar dönüp bakıyor. Birkaç kez ayağı takılıp sendeliyor ama tutunduğu elimden
güç alıp düşmekten son anda kurtarıyor kendini. Dudağındaki yara kabuklanmış,
alnında hâlâ mor bir şişlik... Çok sık düşüyor bu aralar. Hiç bırakmamalıyım
ellerini.
Terapi merkezine her zaman yaptığımız
gibi düzenlenmiş yoldan değil de kozalaklarla, çam iğneleriyle kaplı alandan
geçerek gidiyoruz. Göğe doğru uzanan çam ağaçlarının gölgesinde yürüdükçe
ayaklarımızın altında çıtır çıtır kurumuş otlar, gıcırdayan çam iğneleri
eziliyor. Yine kozalak toplamaya başlıyor.
Odasının her köşesinde irili ufaklı çam kozalakları... Çözülmüyor,
çözemiyorum. Mayıs sonu, haziran başı bir mevsim. Bütün koruyu saran gül, filbahri
kokuları... Yer yer alt dalları yolunmuş erik ağaçları... Tarihi, kirli sarı
binaların aralarına yapılmış tek katlı prefabrik yapılı poliklinikler...
Sevimli hâle getirmenin boş çabalarıyla çatıları arasına gerilmiş, renkleri
soluk, kırmızı, sarı, yeşil şemsiyeler... Çocuk psikiyatrinin önünde yüzleri
hüzün dolu, omuzları çökük anne babalar... Buna karşın her birinin eteğinde,
elinde, yanında fütursuzca etrafa gülümseyen çocuklar... Ağlayanlar da var.
Koyu renk kıyafetler içinde, paçaları yerleri süpüren, yüzlerini saçlarıyla
örtmeye çalışan, vücutları kendilerine yük, ayakları dolaşarak yürüyen
ergenler...
Terapi merkezinin penceresinden
bahçeye, sapsarı petunyaların üzerine bir öğlen vakti dökülen türkü: “Gönül
yarası bu, sözün neresi bu /Yıkıldım eşiğine, susmaya geldim” Merdivenlerde
boylu boyunca uzanmış, tanıdık şişman kedimiz. Onu sevip kucağımıza almadan
geçemiyoruz elbette içeriye. O ise buna çokça
alışık, ellere âşinâ, iyice sırnaşıyor. Bizi içerisinin loş serinliği ve masa başı
memurlarının umarsız kahkahaları karşılıyor.
Terapiden çıkınca aynı yoldan dönmek
için elimi çekiştiriyor. Bense o zor havuz problemiyle karşılaşmak istemiyorum,
acil çıkışına yöneliyorum. Israrla çekiştiriyor beni. Dilinde, aklında
kaplumbağalar... Boş yere inatlaşıyorum onunla. Ağlamaya başlıyor, yeniliyorum.
Yine cevaplayamayacağım sorulardan korkuyorum.
Etrafta özgürce dolaşan, güneşlenen
onlarca kedi, birkaç şanslı köpek... Yer yer diz boyu kocaman yapraklı
yeşilliklerin kapladığı -adlarını bilmiyorum -ayak basılmayan alanlar, leylak,
en çok da akasya, hanımeli ve onlara yeni yeni eşlik eden iğde kokuları...
Derinden bir nefes alıp içime dolduruyorum hepsini. Şehrin kalabalığından izole
bir dünyada, ürkek ruhların dolaştığı arayışların arasında yürüyoruz. Tel
örgülerin yanından geçiyoruz. İçeriden gürültülü, rahatsız edici bir müzik
sesi. O tarafa doğru hiç bakmıyorum.
Binayı dönünce problemimiz bizi karşılıyor. Neyse ki bu kez figürlerle
ilgilenmiyor. Tek derdi kaplumbağalar. Elini havuzun pis suyuna daldırmak
istiyor engelliyorum, izin vermiyorum.”
“Su çok kirli, sakın dokunma! Hasta olursun sonra!” “Balıklar ve
kaplumbağalar hasta olmamışlar ama. Hem bak çiçekler ne güzel açmış. Üzerine
konan kelebeğin kanatlarına bak anne!”
İğdelerin ılık kokusu, yüzümüzü yalayıp
geçiyor, terli alnına yapışmış simsiyah perçemlerini okşuyor rüzgâr. Böyle bir
mayıs sonu, kucağıma ilk aldığım anı anımsıyorum. Boğazımda düğümler... Kollarımda masum bir havuz problemi... Ben
sayısalcı değilim ki! Ne zaman doldum ne ara taştı bu sınanmışlık,
kestiremiyorum. Heykellerin ayakucunda mermer bir levha: “Umuda Dokunuş” serbest
bırakıyorum onu. Suya daldırıyor
ellerini sevinçle. Gönlünce her şeye
dokunmaya çalışıyor. Üstü başı yosun, çamur
lekesi, yüzünde pembe renkli gülüşler ...
Hastanenin kapısından çıkıp yokuş aşağı
iniyoruz. Onun bir elinde kozalaklar,
üzerinde çamurlu bir yosun kokusu, çok mutlu.
Arkamızda kocaman bir havuz problemini bıraktığım hissi, yalandan bir
rahatlık. Dilimde “Erenköy’de Bahar” mısraları:
“İstanbul’un öyledir baharı/Bir aşk
oluverdi âşinâlık”
Tatlı bir aymazlık kaplıyor içimi,
gülümsüyorum.