muzaffer uzunoğlu muzaffer uzunoğlu

"Aşk"a Reddiye

Deli Bozuk Aşk mı İtidal Abidesi Sevgi mi?

Aşk, sevginin tamamlayıcısı mıdır ya da sevgi aşkın noksanı mı? Yoksa ikisi bir mi?

Aşk ile başlayalım, nedir bu aşk? Bir şeyi ölçüsüz, muvazenesiz ve hatta mantıkî bir izaha gerek duymadan istemektir. Her ne kadar heyecan verici “ayakları yerden kesen” bir hissiyat olarak övücü sözlerle betimlense de o; aslında müptela olmaktır, kontrolü kaybetmektir.

Yersiz ve zamansız, doğru bir muhataba yönlenememiş bu duygu, yaşattığı heyecanın bedelini işler yolunda gitmediğinde misliyle ödetir. Ne akıl kırıntısı ne bir öngörü… Hepsi devre dışı. Bilinci kovmuş, takvimsiz, dizginsiz bir duyuş: aşk. Bir kanser hücresi gibi girdiği ruhta bulunan tüm hayırhah hisleri yiyip tüketen, kendine karşı duracak hiçbir müspet istidada yaşam hakkı tanımayıp ruhuna hâkim olduğu kişinin bütün geçmişini ve gelecek planlarını alt üst ettiren bir duygu: aşk. Düşkünlerini çaresiz bırakan bir his: aşk.

Doğrudur, Ferhat’a dağları deldirmiştir. Hikâye odur ki Ferhat, Şirin için insanüstü bir engeli aşmak maksadıyla yola çıkmış ve uğrunda akılların alamayacağı bir işi başarmaya azmetmiştir; dağları delmiştir. Ferhat’a bunu yaptıran odur evet. Övülesi bu işin hiçbir izanı, izahı yoktur. Nihayet Ferhat bu dillere destan mücadelesini hayatı pahasına yapmıştır.

Değer miydi Peki Ferhat?

Ne Ferhadîyem ne Şirin’im, o aşkın tarafı olmayan salim kafalı üçüncü kişi olarak diyorum: Başkalarının destanını dinlemek keyiflidir. Göze ve gönle hoş gelen bir cinsilatif de olsa kaçımız bir insana hayatımızı vermeye razıyızdır ve daha önemlisi bu akılca mıdır? Hele de bir vefa borcumuzun olmadığı, hukukumuzun oluşmadığı birinin uğrunda kaçımız candan geçebiliriz. Geçsek de ne kadar doğru bir tercih yapmış oluruz?

Bir de dünyayla tüm bağını koparıp sadece ruhuyla yaşayan, maşuku da dâhil olmak üzere bütün varlıklarla ilişkisini kesen Mecnun Efendi var. Hikâyenin nihayetinde “Seni Leyla’na götürelim.” diyenlere bigânedir deli oğlan. Yardımına koşan, yaralarını sarıp derman arayanların gayretine nobranca şu sözleri o söylemiştir:

 

“Aşk derdiyle hoşum, el çek ilâcımdan tabîb;

  Kılma dermân kim helâkim zehri dermanındadır!”

 

Bir kişinin kendine yapabileceği en büyük kötülük olan vazgeçişin, düşkünlüğün ve zevalin tercih edildiği bu sözleri aşk söyletir. Demek ki aşk, bazen bir muhataba bile gerek duyulmaksızın yaşanan mecnunî bir hâldir!

 

Görklü çocuklar Ferhat’a da Mecnun’a da bu kötülüğü eden aşk; böyle delibozuk, muvazenesiz bir şeydir işte.

 

Film Gibi Aşklar!

 

“Eşkıya” filminde, iki yakın gençlik arkadaşı Baran ve Berfo’nun geriye dönük bir sorgulama sahnesi var, izleyenler hatırlayacaktır. Şöyledir:

Eşkıya (Baran): Bana niye ihanet ettin Berfo?

Berfo: İhanet ha! Demek sen benim yaptıklarıma ihanet diyorsun. Peki! Aşıktım ben, vurulmuştum, ölüyordum aşkımdan. Bunun için kim bana ne diyebilir? İhanet ne? Aşkım için yaptım. Ahlaksızlık mı? Evet yaptım. Ben en yakın arkadaşımı -seni- ihbar etmiş adamım. Sen yapabilir miydin benim yaptıklarımı, en sevgili arkadaşına ihanet edebilir miydin? Onu jandarmaya ihbar edebilir miydin? Arkadaşının altınlarını çalabilir miydin? O altınlarla arkadaşının sevdiği kızı anasından, babasından satın alabilir miydin? Arkadaşını ölüme gönderebilir miydin? Ama ben yaptım, aşkım için yaptım! Şimdi söyle bana, hangimizin Keje’ye olan aşkı büyük? Hangimiz Keje için bu kadar günaha girmeyi göze alabilir? Bu aşk için ben cehennemde yanmaya hazırım, ya sen?

Soluğu kesile kesile anlatır Berfo, ikna edicidir. Demesine göre haklıdır da! Keje için saygın olmayan şeyler yapmış, onanması imkânsız işleri başarmıştır! Bu vakarsızlığın, rüsvalığın motivasyonu veya haklı sebebi nedir? Aşk!

Peki, uzunca sürdürülebilen bir his midir aşk? Elbette! Ama kaç insanda?

Kitaplar namlı aşkları yazar, filmler vuslatla biten muvafık âşıkları gösterir ve över. Fakat berhava olan aşklar da vardır ve onların harcanmış kahramanları hayatın içinden insanlardır. Cengiz Aytmatov’un aynı adlı kitabından uyarlanan “Selvi Boylum Al Yazmalım” filminin finalindeki o ikonik sahneyi birçok kişi bilir. Asya bir yol ayrımındadır. Bir tarafta İlyas öbür tarafta Cemşit… “Sevgi neydi?” Asya’nın iç sesi bize sevgiyi tanımlar. “Sevgi iyilikti, dostluktu; sevgi emekti…”

İlyas aşktır, Cemşit ise sevgi. İlyas ayakları yerden keser, haz getirisi yüksek biridir. “Alıp götürse.” denilendir. Ama karabatak gibi bir çıkar bir kaybolur. Düzensiz, hercai, müphem… An, onunla nasıl büyülü bir mutluluktur! Peki ya gelecek inşası? Ne mümkün! Öbür tarafta Cemşit… Asya’nın en zor zamanlarının kurtarıcısıdır. Huzurdur, güven ve korunaktır. Hem görünüşü de sevilecek biridir.

Dilemma…

İzleyici-okur yıllardır ikilemdedir. Asya ne yapsaydı? Yakışıklı ve aşk adamı İlyas mı, itimat ve tertip sunan Cemşit mi? Asya, aşkı değil sevgiyi tercih ederek apaçık doğru yapmıştır elbet. İlyas’ın albenisi tüm benliğini sarsa da insanın en temel ihtiyacı olan güveni kendisine ve oğluna veren Cemşit’ti. İlyas’ın aurasına kapılmanın bedelini onun yokluğuyla, darlıkla, zorlukla ödemişti. O tecrübe, elbette rüzgarına kapıldığı İlyas’ı değil müşfik Cemşit’i tercih etmeliydi.

Ah Sevgi!

Munistir sevgi. İtidal ve düzen sever. Haykırmadan ziyade söyleşmedir. Körkütük ve körü körüne değildir. İzanlı, izah edilebilirdir. Evet bir iç sızı barındırır fakat bir o kadar da aklîdir. Çoğu zaman bir gerekçeye dayanır. Bir gerekçeyle oluşan hislerin daha muhkem ve kaybolması güç olduğu tezinden de hareketle diyebiliriz ki sevgi kalıcıdır. Anlık yükselmelerden ziyade aşama aşama, sindire sindire oluşur; günbegün çoğalır. En çok da vefayla büyür sevgi.

Delibozuk aşk mı itidal abidesi sevgi mi? Sevmek kâfi bence!

devamını oku