Deli
Bozuk Aşk mı İtidal Abidesi Sevgi mi?
Aşk,
sevginin tamamlayıcısı mıdır ya da sevgi aşkın noksanı mı? Yoksa ikisi bir mi?
Aşk
ile başlayalım, nedir bu aşk? Bir şeyi ölçüsüz, muvazenesiz ve hatta mantıkî
bir izaha gerek duymadan istemektir. Her ne kadar heyecan verici “ayakları
yerden kesen” bir hissiyat olarak övücü sözlerle betimlense de o; aslında müptela
olmaktır, kontrolü kaybetmektir.
Yersiz
ve zamansız, doğru bir muhataba yönlenememiş bu duygu, yaşattığı heyecanın
bedelini işler yolunda gitmediğinde misliyle ödetir. Ne akıl kırıntısı ne bir
öngörü… Hepsi devre dışı. Bilinci kovmuş, takvimsiz, dizginsiz bir duyuş: aşk.
Bir kanser hücresi gibi girdiği ruhta bulunan tüm hayırhah hisleri yiyip tüketen,
kendine karşı duracak hiçbir müspet istidada yaşam hakkı tanımayıp ruhuna hâkim
olduğu kişinin bütün geçmişini ve gelecek planlarını alt üst ettiren bir duygu:
aşk. Düşkünlerini çaresiz bırakan bir his: aşk.
Doğrudur,
Ferhat’a dağları deldirmiştir. Hikâye odur ki Ferhat, Şirin için insanüstü
bir engeli aşmak maksadıyla yola çıkmış ve uğrunda akılların alamayacağı bir
işi başarmaya azmetmiştir; dağları delmiştir. Ferhat’a bunu yaptıran odur evet.
Övülesi bu işin hiçbir izanı, izahı yoktur. Nihayet Ferhat bu dillere destan
mücadelesini hayatı pahasına yapmıştır.
Değer
miydi Peki Ferhat?
Ne
Ferhadîyem ne Şirin’im, o aşkın tarafı olmayan salim kafalı üçüncü kişi olarak
diyorum: Başkalarının destanını dinlemek keyiflidir. Göze ve gönle hoş
gelen bir cinsilatif de olsa kaçımız bir insana hayatımızı vermeye razıyızdır
ve daha önemlisi bu akılca mıdır? Hele de bir vefa borcumuzun olmadığı, hukukumuzun
oluşmadığı birinin uğrunda kaçımız candan geçebiliriz. Geçsek de ne kadar doğru
bir tercih yapmış oluruz?
Bir
de dünyayla tüm bağını koparıp sadece ruhuyla yaşayan, maşuku da dâhil
olmak üzere bütün varlıklarla ilişkisini kesen Mecnun Efendi var. Hikâyenin
nihayetinde “Seni Leyla’na götürelim.” diyenlere bigânedir deli oğlan. Yardımına
koşan, yaralarını sarıp derman arayanların gayretine nobranca şu sözleri o
söylemiştir:
“Aşk derdiyle hoşum,
el çek ilâcımdan tabîb;
Kılma dermân kim helâkim zehri
dermanındadır!”
Bir
kişinin kendine yapabileceği en büyük kötülük olan vazgeçişin, düşkünlüğün ve
zevalin tercih edildiği bu sözleri aşk söyletir. Demek ki aşk, bazen bir
muhataba bile gerek duyulmaksızın yaşanan mecnunî bir hâldir!
Görklü
çocuklar Ferhat’a da Mecnun’a da bu kötülüğü eden aşk; böyle delibozuk,
muvazenesiz bir şeydir işte.
Film
Gibi Aşklar!
“Eşkıya”
filminde, iki yakın gençlik arkadaşı Baran ve Berfo’nun geriye dönük bir
sorgulama sahnesi var, izleyenler hatırlayacaktır. Şöyledir:
Eşkıya
(Baran): Bana niye ihanet ettin Berfo?
Berfo: İhanet
ha! Demek sen benim yaptıklarıma ihanet diyorsun. Peki! Aşıktım ben,
vurulmuştum, ölüyordum aşkımdan. Bunun için kim bana ne diyebilir? İhanet
ne? Aşkım için yaptım. Ahlaksızlık mı? Evet yaptım. Ben en yakın arkadaşımı
-seni- ihbar etmiş adamım. Sen yapabilir miydin benim yaptıklarımı, en sevgili
arkadaşına ihanet edebilir miydin? Onu jandarmaya ihbar edebilir miydin?
Arkadaşının altınlarını çalabilir miydin? O altınlarla arkadaşının sevdiği kızı
anasından, babasından satın alabilir miydin? Arkadaşını ölüme gönderebilir miydin?
Ama ben yaptım, aşkım için yaptım! Şimdi söyle bana, hangimizin Keje’ye
olan aşkı büyük? Hangimiz Keje için bu kadar günaha girmeyi göze
alabilir? Bu aşk için ben cehennemde yanmaya hazırım, ya sen?
Soluğu
kesile kesile anlatır Berfo, ikna edicidir. Demesine göre haklıdır da! Keje
için saygın olmayan şeyler yapmış, onanması imkânsız işleri başarmıştır! Bu vakarsızlığın,
rüsvalığın motivasyonu veya haklı sebebi nedir? Aşk!
Peki,
uzunca sürdürülebilen bir his midir aşk? Elbette! Ama kaç insanda?
Kitaplar
namlı aşkları yazar, filmler vuslatla biten muvafık âşıkları
gösterir ve över. Fakat berhava olan aşklar da vardır ve onların harcanmış
kahramanları hayatın içinden insanlardır. Cengiz Aytmatov’un aynı adlı
kitabından uyarlanan “Selvi Boylum Al Yazmalım” filminin finalindeki o ikonik
sahneyi birçok kişi bilir. Asya bir yol ayrımındadır. Bir tarafta İlyas öbür
tarafta Cemşit… “Sevgi
neydi?” Asya’nın iç sesi bize sevgiyi tanımlar. “Sevgi
iyilikti, dostluktu; sevgi emekti…”
İlyas
aşktır, Cemşit ise sevgi. İlyas ayakları yerden keser, haz getirisi yüksek
biridir. “Alıp götürse.” denilendir. Ama karabatak gibi bir çıkar bir kaybolur.
Düzensiz, hercai, müphem… An, onunla nasıl büyülü bir mutluluktur! Peki ya
gelecek inşası? Ne mümkün! Öbür tarafta Cemşit… Asya’nın en zor zamanlarının
kurtarıcısıdır. Huzurdur, güven ve korunaktır. Hem görünüşü de sevilecek biridir.
Dilemma…
İzleyici-okur
yıllardır ikilemdedir. Asya ne yapsaydı? Yakışıklı ve aşk adamı İlyas mı, itimat
ve tertip sunan Cemşit mi? Asya, aşkı değil sevgiyi tercih ederek apaçık doğru
yapmıştır elbet. İlyas’ın albenisi tüm benliğini sarsa da insanın en temel
ihtiyacı olan güveni kendisine ve oğluna veren Cemşit’ti. İlyas’ın aurasına
kapılmanın bedelini onun yokluğuyla, darlıkla, zorlukla ödemişti. O tecrübe, elbette
rüzgarına kapıldığı İlyas’ı değil müşfik Cemşit’i tercih etmeliydi.
Ah
Sevgi!
Munistir
sevgi. İtidal ve düzen sever. Haykırmadan ziyade
söyleşmedir. Körkütük ve körü körüne değildir. İzanlı, izah edilebilirdir. Evet
bir iç sızı barındırır fakat bir o kadar da aklîdir. Çoğu zaman bir
gerekçeye dayanır. Bir gerekçeyle oluşan hislerin daha muhkem ve kaybolması güç
olduğu tezinden de hareketle diyebiliriz ki sevgi kalıcıdır. Anlık
yükselmelerden ziyade aşama aşama, sindire sindire oluşur; günbegün çoğalır.
En çok da vefayla büyür sevgi.
Delibozuk
aşk mı itidal abidesi sevgi mi? Sevmek kâfi bence!