yasemin öztürk yasemin öztürk

Acı-Su

Aylan bebeğe…

Elleri ceplerinde iskeleye kadar yürüdü. Hafif, serin bir rüzgâr esiyor, yerdeki kuru yapraklar havalanıyordu. İskeledeki insan ve yük kalabalığının arasından süzülerek gemiye bindi. Sancak tarafında kendine bir yer buldu. Derin bir nefes alarak oturdu ve bacaklarını karnına doğru çekerek olduğu yerde büzüldü. Hatta o kadar büzüldü ki canı ağzından çıkacak sandı. Dil-ara gözlerini kapadı. Bulutların arasında, kendisini çevreleyen ışık haleleriyle birlikte dönüyordu. O kadar çok döndü ki yere yığılıverdi. Kalkmaya çalışıyor ama her şey durmadan döndüğü için başaramıyordu.

“ Ebesin!”  diye bağırdı, arkadaşları. Çocuktu ve ablaydı ebe olmak hiç istemezdi. Ebe olunca oyunun tadına varamıyordu. Son-gül:

“Ablaaaa!”  diye ağlamaya başlamıştı. Uzandı eliyle ağzını kapattı. Kimsenin onu bulamayacağı kuytu bir yere saklanmıştı ama kardeşi yüzünden her şey berbat olmak üzereydi.

Gözlerini araladı, gemi denizdeki serüvenine devam ediyordu.

“Deniz ah deniz.” dedi ve sustu.  Kardeşini çekiştirerek eve giderken “Saklambaç oyununu kim icat etti?” diye düşündü.  Sofra hazırdı. Babası işten gelmiş üstelik ninesini de getirmişti. Ortada nine gözükmüyor ama onun kokusunu duyuyordu. Sofraya oturdular. Ekmeği beş yerinden böldüler. Evde adaletin terazisi beşti. Ninemin kokusu var kendisi yok diye düşündü. Annesine sordu ama sanki onu duymamış gibi ilgilenmedi Can-pare Hanım. Birden ağzında zeytin olduğunu fark etti. Akşam yemeği değil mi kahvaltı mı bu diye garipsedi. Duvardaki saat yediyi gösteriyordu. Ninesi okula geç kalacaksınız derken gülümsüyor, altın dişi parlıyordu.

Kulaklarında korkunç bir uğultu vardı. Başını kaldırıp etrafına bakındı. İnsanlar oradan oraya koşturuyor, bağırıyor, yağmurdan korunmanın çaresini arıyordu. Bu hengâmeye dayanamadı, ellerini kulaklarına bastırdı, tekrar gözlerini kapadı.

Kızım kaldır kafanı yastıktan.”   annesi başında söyleniyordu.  Babası bayram namazından dönmüştü. Bayramlıklarını giydi. Babasının ve annesinin ellerini öptü.  Kimsecikler kalmamıştı güvertede. Yağmur yağmış, üstü ıslanmış ve ağırlaşmıştı. Islak paltosunu sürükleyerek dolaşmaya başladı. Yolcular ıslanmamak için içeriye kaçmıştı. Deniz ve gemi karanlıktı. Sadece yıldızlar aydınlatıyordu dünya denilen gezegeni. O anda gökyüzünden bir yıldız kaydı. Yıldız kayarken dilek tutulur demişti Ser-ver ablası ama tutacak dileği kalmamıştı.  Çok acıkmıştı. Yiyecek bir şey bulmak için ceplerini karıştırdı.  Bir parça ekmek ve içine bastırılmış peynir vardı. Dişlerini gıcırdatarak son kırıntısına kadar yedi.  Paltosuna sarılarak yoksul kalabalığın bulunduğu salona doğru yürüdü.

Babam çok üzgündü, günlerdir yemek yememiş adeta kahrolmuştu. Annem teselli veriyor:

“Sadık yapma böyle, buluruz bir çare. Yeter ki kendini, bizi bırakma.”

“O nasıl söz Can-pare ben sizi asla bırakmam.” diye babam ağlayan annemi teselli ediyordu. Ülkede savaş haberleri çıkmış herkes kendini ve ailesini kurtarmak için çareler aramaya başlamıştı. Bütün felaketler üst üste geliyordu. Bu sıkıntılar yetmezmiş gibi babam fabrikada iş kazası geçirmiş,   iki elinin parmaklarını kaybetmişti. Kasvetli bir akşamüstü:

“Böyle olmayacak artık sabah erkenden gidiyoruz.” dedi anneme. Sabahın beşinde elimizde küçücük bir çantayla yola düştük. Son-gül, ablamın omzunda uyuyordu. Hızlı hızlı yürüyerek deniz kenarına varmamız yarım saati buldu. Babam dillerini bilmediğimiz iki adamla bir süre konuşup anlaşmaya çalıştı ve sonunda el sıkıştılar. Bizi küçük bir kalabalıkla birlikte tekneye bindirdiler. Tekne ağır ağır yola koyuldu.

Yağmur şiddetlenmiş fırtına çıkmıştı. Kavuşmamıza az kaldı.   Defterine bu satırları yazmıştı her gün. Vuslat yaklaştıkça heyecandan oturduğu yerde titriyordu.  Tüm yolcular bahtsız bir uykudaydı. Aralarından sıyrılarak güverteye çıkan koridorda ilerlemeye başladı. Birinin bacağına çarptı, sendeledi. Yolcu tebessüm ederek ona bakıyordu. Ninesinin dişleri değil miydi bu?  Arkasına hiç bakmadan koşar adım yürüdü.

Tekne dengesini yitirmiş salıncak gibi sallanıyor, Son-gül uyanmış sürekli ağlıyordu.

“ Babam merak etmeyin az kaldı elin memleketinde rahat edicez. Orada sakat olanlara çok para veriyorlarmış”  diye  annemi teskin etmeye çalışıyor,  annem ise ağlayarak hep aynı soruyu soruyordu:

“Sadıkkkk  bizi nereye götürüyosun?”

“ Tekne su alıyor!” diye bağırdı,  yolculardan biri. Ayaklarda hissedilen ıslaklık, kalp atışlarından oluşan bir dalgalanma, haykırışlar, anne, baba çığlıkları, alabora ve uzun bir aradan sonra sessizlik.

Dil-ara geminin iskele tarafına geçti. Paltosunu ve çizmelerini çıkardı, denize atladı.

Gözlerini açtığında bir hastane odasındaydı. İnsanlar, konuşmalar, bakışlar, acımayla karışık tebessümler sorular her şey yabancıydı.  Ailesini kaybetmişti. Güçlü  olmalısın demişti onunla ilgilenen Ayşe-nur hemşire. On beş yaşındaki bir çocuk ne kadar güçlü olabilirdi? Bir ay hastanede kaldı. Hastaneden çıkınca Ayşe-nur hemşire ona yardım etti, sahibini tanıdığı bir otelde işe soktu. Yatacak yer, sıcak yemekte vardı. Bir yıl hiç durmadan amaçsızca çalıştı ve hiç konuşmadı. Hatta otelde çalışan herkes doğuştan dilsiz olduğunu düşünüyordu. Tek tesellisi ailesiyle yaşadığı güzel günlerdi. Rüyasında her gün kardeşlerini görüyor tam onlara sarılacakken babasının kesik elleri, annesinin feryatlarına karışarak kan ter içinde uyanıyordu.

Deniz bir anne kucağı gibi karşıladı Dil-ara’ yı.  Ağzına, burnuna, kulaklarına su giriyor, nefes almakta zorlanıyor, kafasını sağa sola çeviriyor, sudaki yansımalarda bir iz arıyordu. Karinanın dibinde bir ışık gördü.  Minik Son-gül kollarını açmış:

“Ablaaaa!” diye bağırıyordu. Dil-ara ellerini uzattı.

 

 

devamını oku