Aylan bebeğe…
Elleri
ceplerinde iskeleye kadar yürüdü. Hafif, serin bir rüzgâr esiyor, yerdeki kuru
yapraklar havalanıyordu. İskeledeki insan ve yük kalabalığının arasından süzülerek
gemiye bindi. Sancak tarafında kendine bir yer buldu. Derin bir nefes alarak
oturdu ve bacaklarını karnına doğru çekerek olduğu yerde büzüldü. Hatta o kadar
büzüldü ki canı ağzından çıkacak sandı. Dil-ara gözlerini kapadı. Bulutların
arasında, kendisini çevreleyen ışık haleleriyle birlikte dönüyordu. O kadar çok
döndü ki yere yığılıverdi. Kalkmaya çalışıyor ama her şey durmadan döndüğü için
başaramıyordu.
“ Ebesin!” diye bağırdı, arkadaşları. Çocuktu ve ablaydı
ebe olmak hiç istemezdi. Ebe olunca oyunun tadına varamıyordu. Son-gül:
“Ablaaaa!” diye ağlamaya başlamıştı. Uzandı eliyle ağzını
kapattı. Kimsenin onu bulamayacağı kuytu bir yere saklanmıştı ama kardeşi yüzünden
her şey berbat olmak üzereydi.
Gözlerini araladı,
gemi denizdeki serüvenine devam ediyordu.
“Deniz ah deniz.”
dedi ve sustu. Kardeşini çekiştirerek
eve giderken “Saklambaç oyununu kim icat etti?” diye düşündü. Sofra hazırdı. Babası işten gelmiş üstelik
ninesini de getirmişti. Ortada nine gözükmüyor ama onun kokusunu duyuyordu.
Sofraya oturdular. Ekmeği beş yerinden böldüler. Evde adaletin terazisi beşti.
Ninemin kokusu var kendisi yok diye düşündü. Annesine sordu ama sanki onu
duymamış gibi ilgilenmedi Can-pare Hanım. Birden ağzında zeytin olduğunu fark etti.
Akşam yemeği değil mi kahvaltı mı bu diye garipsedi. Duvardaki saat yediyi
gösteriyordu. Ninesi okula geç kalacaksınız derken gülümsüyor, altın dişi
parlıyordu.
Kulaklarında
korkunç bir uğultu vardı. Başını kaldırıp etrafına bakındı. İnsanlar oradan
oraya koşturuyor, bağırıyor, yağmurdan korunmanın çaresini arıyordu. Bu hengâmeye
dayanamadı, ellerini kulaklarına bastırdı, tekrar gözlerini kapadı.
“Kızım kaldır
kafanı yastıktan.” annesi başında
söyleniyordu. Babası bayram namazından
dönmüştü. Bayramlıklarını giydi. Babasının ve annesinin ellerini öptü. Kimsecikler kalmamıştı güvertede. Yağmur
yağmış, üstü ıslanmış ve ağırlaşmıştı. Islak paltosunu sürükleyerek dolaşmaya
başladı. Yolcular ıslanmamak için içeriye kaçmıştı. Deniz ve gemi karanlıktı. Sadece
yıldızlar aydınlatıyordu dünya denilen gezegeni. O anda gökyüzünden bir yıldız
kaydı. Yıldız kayarken dilek tutulur demişti Ser-ver ablası ama tutacak dileği
kalmamıştı. Çok acıkmıştı. Yiyecek bir
şey bulmak için ceplerini karıştırdı. Bir
parça ekmek ve içine bastırılmış peynir vardı. Dişlerini gıcırdatarak son kırıntısına
kadar yedi. Paltosuna sarılarak yoksul kalabalığın
bulunduğu salona doğru yürüdü.
Babam çok
üzgündü, günlerdir yemek yememiş adeta kahrolmuştu. Annem teselli veriyor:
“Sadık yapma
böyle, buluruz bir çare. Yeter ki kendini, bizi bırakma.”
“O nasıl söz
Can-pare ben sizi asla bırakmam.” diye babam ağlayan annemi teselli ediyordu.
Ülkede savaş haberleri çıkmış herkes kendini ve ailesini kurtarmak için çareler
aramaya başlamıştı. Bütün felaketler üst üste geliyordu. Bu sıkıntılar yetmezmiş
gibi babam fabrikada iş kazası geçirmiş, iki elinin parmaklarını kaybetmişti. Kasvetli
bir akşamüstü:
“Böyle olmayacak
artık sabah erkenden gidiyoruz.” dedi anneme. Sabahın beşinde elimizde küçücük
bir çantayla yola düştük. Son-gül, ablamın omzunda uyuyordu. Hızlı hızlı
yürüyerek deniz kenarına varmamız yarım saati buldu. Babam dillerini
bilmediğimiz iki adamla bir süre konuşup anlaşmaya çalıştı ve sonunda el
sıkıştılar. Bizi küçük bir kalabalıkla birlikte tekneye bindirdiler. Tekne ağır
ağır yola koyuldu.
Yağmur
şiddetlenmiş fırtına çıkmıştı. Kavuşmamıza az kaldı. Defterine bu satırları yazmıştı her gün. Vuslat
yaklaştıkça heyecandan oturduğu yerde titriyordu. Tüm yolcular bahtsız bir uykudaydı. Aralarından
sıyrılarak güverteye çıkan koridorda ilerlemeye başladı. Birinin bacağına
çarptı, sendeledi. Yolcu tebessüm ederek ona bakıyordu. Ninesinin dişleri değil
miydi bu? Arkasına hiç bakmadan koşar
adım yürüdü.
Tekne dengesini
yitirmiş salıncak gibi sallanıyor, Son-gül uyanmış sürekli ağlıyordu.
“ Babam merak
etmeyin az kaldı elin memleketinde rahat edicez. Orada sakat olanlara çok para
veriyorlarmış” diye annemi teskin etmeye çalışıyor, annem ise ağlayarak hep aynı soruyu soruyordu:
“Sadıkkkk bizi nereye götürüyosun?”
“ Tekne su alıyor!”
diye bağırdı, yolculardan biri. Ayaklarda
hissedilen ıslaklık, kalp atışlarından oluşan bir dalgalanma, haykırışlar, anne,
baba çığlıkları, alabora ve uzun bir aradan sonra sessizlik.
Dil-ara geminin iskele
tarafına geçti. Paltosunu ve çizmelerini çıkardı, denize atladı.
Gözlerini
açtığında bir hastane odasındaydı. İnsanlar, konuşmalar, bakışlar, acımayla
karışık tebessümler sorular her şey yabancıydı. Ailesini kaybetmişti. Güçlü olmalısın demişti onunla ilgilenen Ayşe-nur hemşire.
On beş yaşındaki bir çocuk ne kadar güçlü olabilirdi? Bir ay hastanede kaldı. Hastaneden
çıkınca Ayşe-nur hemşire ona yardım etti, sahibini tanıdığı bir otelde işe soktu.
Yatacak yer, sıcak yemekte vardı. Bir yıl hiç durmadan amaçsızca çalıştı ve hiç
konuşmadı. Hatta otelde çalışan herkes doğuştan dilsiz olduğunu düşünüyordu. Tek
tesellisi ailesiyle yaşadığı güzel günlerdi. Rüyasında her gün kardeşlerini
görüyor tam onlara sarılacakken babasının kesik elleri, annesinin feryatlarına
karışarak kan ter içinde uyanıyordu.
Deniz bir anne
kucağı gibi karşıladı Dil-ara’ yı. Ağzına, burnuna, kulaklarına su giriyor, nefes
almakta zorlanıyor, kafasını sağa sola çeviriyor, sudaki yansımalarda bir iz
arıyordu. Karinanın dibinde bir ışık gördü. Minik Son-gül kollarını açmış:
“Ablaaaa!” diye
bağırıyordu. Dil-ara ellerini uzattı.