şule yusuf şule yusuf

Ruhun Gerçeklikle Teması

“Bazı izler dış dünyada değil, dünyanın algılanış biçiminde belirir.”

İnsan bazı bilgileri öğrendiğini sanır,  çoğu zaman olan ise bu bilgilerin etkisine girdiğidir. Çünkü zihinsel olan ile yaşanan arasındaki sınır, modern dünyada sanıldığı kadar kesin değildir. İnsan düşünceyi içsel, hayatı dışsal kabul etmeye alışmıştır. Böylece kendisini, kendi varlığının merkezinden uzaklaştırır. Oysa kimi zaman bir düşünce, yalnızca düşünce olarak kalmaz; insanın bakışını, nesnelerle kurduğu ilişkiyi, zamanın akışını algılama biçimini dönüştürür. Dünyanın değiştiği söylemek de tatminkar olmaz. Dünyanın hangi katmanının görünür hâle geldiğidir değişen.

Belki de bu yüzden bazı insanlar gündelik hayatın içinde hiçbir zaman bütünüyle rahat edemez. Bir yüzün, bir sessizliğin, tekrar eden bir hareketin ardında başka bir düzen bulunduğunu sezer. Bu sezgi çoğu zaman mistik bir iddiadan değil, tersine, fazlasıyla dikkatli bir bilinçten doğar. Çünkü insan, yeterince uzun süre bakarsa, hayatın kendi tekrarlarını saklama konusunda pek becerikli olmadığını fark eder.

Bazı karşılaşmaların açıklamasız ağırlığı buradan gelir.

Walter Benjamin, hafızanın doğrusal değil, parıltılı olduğunu söylerken belki de bunu kastetmişti: İnsan geçmişi hatırlamaz; geçmiş, belirli anlarda bugünün içinden yeniden parlar. Bu yüzden kimi duygular yaşanıyormuş gibi değil, geri dönüyormuş gibi hissedilir. Bazı yüzler ilk kez görülmesine rağmen eski bir yorgunluk bırakır insanda. Bazı cümleler ise daha önce düşünülmüş gibidir; yalnızca başka bir ağızdan işitilir.

Ruhsal olanın gerçeklikte bıraktığı iz tam da burada başlar. Büyük olaylarda değil, küçük fakat açıklanamaz yoğunluklarda.

Modern insan bu yoğunluğu bastırmak için nesnelliğe sığınır. Her şeyi neden-sonuç ilişkisine yerleştirme arzusu biraz da bundan doğar. Çünkü anlamın fazlası ürkütücüdür. Bir olayın yalnızca olay olarak kalması rahatlatıcıdır; insanın kendi iç yapısıyla görünmez bağlar taşıdığı düşüncesi değil. Bastırılan şey bütünüyle kaybolmaz. Yalnızca biçim değiştirir. Rüyalara, tekrar eden ilişkilere, nedensiz korkulara, açıklanamayan yakınlıklara dönüşür.

Belki de insan kader dediği şeyi dışarıda yaşamıyordur bütünüyle. Belki kader, insanın kendi iç yapısının zaman içindeki açılımıdır.

Bu düşünce eski metinlerin çoğunda farklı biçimlerde görünür. Tasavvufta “âlem”, insanın iç hakikatinin yansıdığı bir yüzey olarak düşünülür. Jung’un metinlerinde ise bilinçdışı, yalnızca bastırılmış olanın deposu değil, hayatın biçimini etkileyen etkin bir yapı hâline gelir. Benzer biçimde, Rilke’nin mektuplarında da insanın dış dünyayla kurduğu ilişkinin aslında kendi derinliğiyle kurduğu ilişkinin uzantısı olduğu hissedilir. Büyük düşünsel geleneklerin birbirinden çok uzak görünen damarlarında aynı sezginin dolaşması tesadüf değildir: İnsan yalnızca dünyada yaşamaz; dünyayı kendi içeriğiyle birlikte algılar.

Bu nedenle bazı dönemlerde hayatın dokusu değişmiş gibi olur. Olaylar değil, olayların insanda bıraktığı titreşim farklılaşır. İnsan bir sokağa girer ve orada açıklayamadığı bir tanışıklık hisseder. Uzun süredir sustuğu bir düşünce, başka insanların cümlelerinde karşısına çıkmaya başlar. Bastırılmış bir korku, gündelik hayatın en sıradan anlarında kendisini belli eder. Bunların hiçbiri doğrudan mucize değildir ama bütünüyle rastlantı da değildir. Daha çok, iç dünyanın dış gerçeklikle kurduğu sessiz bir sızıntıya benzer.

Belki hakikatin en rahatsız edici tarafı da budur: İnsan kendisinden bütünüyle ayrı bir hayat yaşayamaz.

Kişi zamanla yalnızca kararlarının değil, dikkatinin de sonucuna dönüşür. Neye uzun süre bakarsa, onun biçimini almaya başlar. Her düşünce zihinde kalmaz; bazıları bedene yerleşir. İnsan yıllar sonra yüzünde yalnızca yaşını değil, tekrar ettiği duyguları da taşır. Aynı kaygılar, belirli çizgilere dönüşür. Aynı suskunluk, bakışın içine yerleşir. Bedenin hafızası biraz da bunlardan oluşur.

Yine de bütün bunları romantik bir gizem anlatısına dönüştürmek yanıltıcı olur. Çünkü ruhsal olanın hayat üzerindeki etkisi çoğu zaman dramatik değil, neredeyse görünmeyecek kadar yavaştır. İnsan bir sabah başka biri olarak uyanmaz. Dönüşüm sessiz ilerler. Bazı düşünceler yıllarca insanın içinde bekler; ancak uygun zamanda görünür hâle gelir. Tıpkı karanlıkta büyüyen kökler gibi. Yüzeye çıkan kısım aniden görünür ama oluşumu uzun sürmüştür.

Belki bu yüzden insan kendisini en çok, tekrar eden şeylerde tanır: Aynı kırılganlıkta, aynı biçimde, aynı kayıp duygusunda.

Hayatın belirli dönemlerinde insana, görünmez bir düzenin içinde yürüyormuş hissi veren şey de budur zaten. Yoksa dünyanın insana özel işaretler gönderdiği düşüncesi değil. Daha çok, insanın kendi derinliğinden bütünüyle kaçamayacağı gerçeği…

Ve belki olgunlaşmak denen şey, bu gerçeği büyük bir coşkuyla değil, sakin bir açıklıkla kabul etmeyi öğrenmektir.


devamını oku