şener aksu şener aksu

Ahlaklı bir iktisat mümkün mü?

Bilinen en eski ahlak metni Mısır’da papirüs üzerine yazılmış (Bu papürüsün Paris’te olduğu söyleniyor.) Ptahhotep’in oğluna öğütleridir. Bu öğreti, Antik Mısır’ın kozmik düzeni ve evrensel adaleti ifade eden Ma’at ilkesine dayandırılmaktadır. Ma’at anlayışının özü şudur; evren nasıl dengede var olabiliyorsa, insan ve toplum da ancak dengede var olabilir. Bu ahlaki bakışın savı daha sonra Antik Yunanda, Çin’de, Hindistan’da ve elbette Tevrat’ta da gördüğümüz; “Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma!” deyişiyle ifade edilebilir. 

Ptahhotep’in öğretisinin ve ahlak anlayışının iktisatla pek ilgili görünmezse de ona göre güzel söz, ölçü alınacak doğruluk sözü, “Değirmen taşında çalışan hizmetçi kadınlar arasında bile bulunur.” Bu örnek, ahlakın iktisadi etkinliklerle bağına bir gönderme olarak değerlendirilmelidir. Değirmen taşında çalışan hizmetçi kadınlar, iktisadın toplumsal karşılığıdır. Ptahhotep’in ahlakı, dönemin iktisadının bir sonucu olan  köle/hizmetçiler için bile denge ya da adaleti önemsemektedir. İlk bakışta Ptahhopet ahlak anlayışı içinde bu söylem garipsenebilir ve aykırı durmaktadır ama aslında pek doğaldır, çünkü bence zaten her iktisat teorisi uygulamalı bir ahlak anlayışıdır. 

Antik Yunan kültürü tam da bu belirlemeye uygundur. Bildiğimiz kadarıyla Antik Yunan’da bağımsız bir iktisat bilimi de disiplini de yoktur. İktisat doğrudan ahlak felsefesinin ve siyaset felsefesinin alt dalı gibidir. İktisat kelimesinin kökensel incelemesi bu durumu anlamamıza olanak verir. Oikonomia, yani ekonomi,  Oikos ve Nomos’un birleşmesinden oluşmuştur. Oikos ev halkı, hane anlamındayken, Nomos, yasa kuraldır.  Oikonomia daev yönetimin ahlaki kuralları gibi ifade edilebilir. İlk iktisat metni de bu isimle ortaya çıkmış,  Ksenofon’un Oikonomiko adlı kitabıdır. Bu kitap bir çeşit ekonomi el kitabıdır ama daha çok erdem eğimimi gibidir. Ksenofon’a göre iyi bir yönetici ya da çiftlik sahibi olmanın ilk şartı bütçe yapmayı bilmek değildir; özdenetim sahibi olmak, tembellikten kaçınmak ve adaletli olmayı becerebilmektir. 

 Antik Yunanda da antik mısır gibi denge önemli görülmektedir.  Sınırsız zenginlik arzusu dengenin bozucusu olarak lanetlenmektedir. Aristoteles’in kavramlarıyla söylersek, ekonomi de ahlak da ölçülülükle ilişkilidir. Zaten Aristoteles iktisadı iki sınıfa ayırır. Doğal ekonomi ve Ahlaksız ekonomi… Doğal ya da ahlaklı ekonomi, evin ya da şehrin yaşamını devam etmesi için gerekli üretimin düzenlenmesidir. Bunu da doğal görür ve sınırlılığı insan doğasına uygun bulur. O’na göre insanın biyolojik ihtiyaçları sınırlıdır.  Bu anlayışı, şimdilerde iktisatla uğraşan herkese çok tanıdık gelen “Kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar sınırsız” anlayışının tam tersini kabul etmektedir. Aristoteles’e göre sırf para kazanmak ya da servet biriktirmek için yapılan ekonomik etkinlik sınırsız olduğundan ahlaksızdır da… Ticareti, para kazanmak ve servet biriktirme etkinliği olarak görür. O’na göre ticareti sınırsızlığı doğurur ve doğal değildir, çünkü ticarette araç olması gereken para amaca dönüşmektedir. Bu belirleme doğal olarak, para aracılığıyla para kazanmayı yani faizin ahlak ahlaksız olarak niteleyecektir. 

Tacirler bu anlayışa karşı çıkmışlardır elbette… Ama baskın eğilim aile ekonomisi ve baskın ahlak bu ekonominin ahlakı olunca kendi değerlerini yüksek sesle dillendirmemişlerdir. Ama ortadan da kalkmamışlardır;  ticaret hem ülke içinde hem koloniler üzerinden sürmüştür. Faizcilik de öyle… Genel iktisadi etkinliğin içinde var olsalar da o zamanlar egemen değillerdir. Ticaret vardır ama cılızdır. Orta çağ boyunca da iktisattaki payı artmamıştır. Ticaretin insanlık tarihinde yazgısını değiştiren Coğrafi keşifler olmuştur. Coğrafi keşiflerle birlikte ticaret önemli bir iktisadi etkinlik hale gelebilmiştir.  Dolayısıyla ticaret ahlakı dillendirilmeye başlanmıştır. 

Coğrafi keşiflerden ardından ilk olarak merkantalistler ortaya çıkmış, dönemin denizaşırı etkinliğinin ana aracı olan değerli madenlere odaklanmıştır. Onlara göre bir kişi yahut devlette ne kadar altın ve gümüş varsa o kadar zengindir. Dolayasıyla altın ve gümüş elde etmek için çabalamak gerekir. Altın ve gümüş oranının sabit olduğunu varsayan Merkantalistlere göre zenginlik arzusu zaten sınırsız olamaz, çünkü değerli madenler sınırlıdır. Bu nedenle bu sınırlılık içinde değerli mal biriktirmek ancak ticaretle mümkündür. Devletler dışarıya mal satıp değerli madenleri ülkelerinde bulundururlarsa refah içinde yaşarlar. Bu nedenle merkantalistler bireylerden daha çok devletleri ve ticarette devlet kontrolünü önemsemişlerdir. 

Ancak ticaret giderek artmakta, Fiat devrimi sonrası zenginlik birikimine sahip soylu olmayan bireyler ortaya çıkmaktadır. Orta çağ tarım ve savaş ekonomisinin toplumsal karşılığı olan soyluların yerine, soylulardan daha zengin sermayeciler almaya başlamışlardır. Böylece ticaret en başat iktisadi etkinlik haline gelmiştir. Fizyokratlar bu yüzden devlet kontrolüne karşı çıkmış ve “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.” İlkesini dillendirmeye başlamışlardır. Onlara göre doğada olduğu gibi bireyler arasındaki rekabet toplumsal iyiyi getirecektir. Ama hala zenginliğin kaynağını toprakta görmektedirler. 

Endüstri ilişkileri giderek temel iktisadi etkinlik olmaya başladığı dönemlerde, ihtiyaçtan fazla üretim yapılma olanağı ortaya çıktığında, bunun ahlaki olarak meşrulaştırılması gerekmiştir. Bir ahlakçı olan ve kendine ait bir ahlak kuramı bulunan Adam Smith, ihtiyatların sınırsızlığına vurgu yapan iktisat teorisini dillendirmeye başlar. Bu teori ardılları tarafından da dillendirilip yaygınlaştırılır. Bu anlayışa göre bireysel etkinlikler serbest olmalıdır ve hatta teşvik edilmelidir. Pazara da müdahale edilmemeli, pazar kendi doğasına bırakılmalıdır. Bireyler kendi hırslarıyla daha çok üretecek, daha çok zenginlik peşinde koşabileceklerdir. Ama bu toplumsal zenginliği ve iyiliği getirecektir. Üretim önce köle sonra işçi emeğinin aşırı sömürülmesine yol açsa da bu önemsenmemiştir. 

Fazla üretim ve kâr için emeğin bu insafsızca sömürülmesine Marks ve benzerleri karşı çıkmıştır. Onlara göre emeğin sınırsızca sömürülmesini gerektiren bu anlayış ahlaki ve insani bir krizdir. Böylece Marksist iktisat kuramı kendi ahlak anlayışını dillendirmeye başlamıştır. Onlara göre değerin temeli emektir ve emeğin sömürülmesi ahlaksızdır. Emek sömürüsünü engellemek için, üretim araçlarının mülkiyeti bireylerde olmamalı, kollektif olarak toplumun, yani devletin elinde olmalıdır. Devlet pazardan sürgün edilmemeli tersine pazarı devlet kurmalıdır. 

Endüstri ilişkileri geliştikçe artan ticaretin ahlak ilkelerine bu uymamaktadır. Bu dönemin iktisat teorisyenleri, yani liberallere göre en adil hakem piyasadır. Piyasanın ödüllendirdiği kişi başarılı, cezalandırdığıysa başarısızdır. Bu doğaya uygundur ve devletin piyasaya egemenliği insanın iktisadi özgürlüğüne müdahaledir, dolayısıyla ahlaksızdır. Piyasa koşullarında herkese eşit olanak tanınmaktadır, herkes başarılı olabilir. Başarılı olmak için herkes daha çok çaba göstereceğinden toplumsal zenginlik artacak, iktisadi etkinlikler diri kalacaktır.

Ahlakla iktisat arasındaki bağın tarihsel dokusunu serimlemek için son iki yüzyılın iktisadi teorilerini de ele almak gerekebilir ama ben bu kadarını yeterli görüyorum. Tartışmayı iktisat bilimi üzerinden sürdürmek daha uygun olacaktır. İktisat bir bilim olduğu halde, değerleri ve ilkeleriyle ahlaki bir art yöreye sahiptir. Söz gelimi üniversitelerde okutulan iktisat bilimi, arz-talep dengesini bir yasa olarak görür. Ama arz/talep dengesi ilkesi ticaret ahlakının bilimsel bir kılıfa bürünmüş halinden başka nedir? Genel kabul görülen bu iktisadi ilke, hem sınırsız kazancı meşrulaştırmakta hem de teşvik etmektedir. Hatta “Rasyonel insan,  çıkarını maksime eder.” belirlemesiyle, fedakarlığı, yetinmeyi ya da paylaşmayı irrasyonel olarak nitelendirmiş olur. İnsanı salt çıkarcı hırsa indirgemek insan doğasına uygun mudur? 

İnsan sadece iktisadi bir varlık değildir, aynı zamanda toplumsal bir varlıktır. Toplum içinde var olabilir, toplumsallığıyla varlığını sürdürebilir. Toplumdaki insanların çıkarlarının maksime edilmiş hali, sınırsız rekabete kışkırttığından toplumsallığı zedeleyecektir. Antik söyleyişle ifade edersek, toplumsal dengeyi bozacaktır. Anlaşılan iktisat bilimi kâr ve verimliliği, insan hayatından üstün tutmakta ve öncelemektedir. 

Şüphesiz her iktisadi etkinliğin ya da kuramın bir ahlakı vardır, var olmak zorundadır. Yerleşik anlayışa göre iktisat değişmeden o iktisada bağlı ahlak anlayışı da değişmez. İktisat öncüldür. Ancak insan sadece iktisadı bir varlık değildir, sadece toplumsal bir varlık değildir, bir zihin varlığıdır da… Dolayasıyla eylem ve etkinliklerinde zihinsel birikimi etkili olacaktır. Ahlak zihinsel bir etki olarak eylem ve etkinliklerinde yer alacaktır. İktisat değişmeden ahlak değişmez demek insan doğasına upuygun değildir. İnsan doğasının genel eğilimlerine işaret eder o kadar. 

Bu bağlamda makalenin başlığını burada yineleyerek sormak isterim; ahlaklı bir iktisat mümkün müdür? Bu soru doğal olarak bize, bütün insanlar için geçerli bir ahlak anlayışını var olup olamayacağı tartışmasını dayatır. Her insan için geçerli her insanda geçerli evrensel bir ilke bulmak şüphesiz zordur. Tarih boyunca pek çok dillendirilen ve kimi zaman altın ilke olarak değerlendirilen; “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma!” ilkesi de evrensellik açısından zorlanır ve dolayısıyla öznellik içerir. Ama zaten tümden nesnel bir şey olamaz. Bu bağlamda belki de ahlakı insan tanımıyla bağlamak uygun olacaktır, çünkü genel alışkanlıkla birine ahlaksız diyen, “İnsan bunu yapar mı?” diye sorgulamaktadır. 

Eğer insan, kendi çıkarını maksime eden bir varlıksa, salt rekabetçi bir varlıksa o zaman yeni liberalizm ahlaklı bir ekonomidir. Yok, insanın biyolojik ihtiyaçları sınırlı ve insan toplumsal bir varlıksa, o zaman Aristoteles’in ayrımı haklı olacaktır. Bu durumda ahlaklı iktisat, insanların, kentlerin ve devletlerin yaşamsal ihtiyaçlarını ortaya çıkarma etkinliği olarak kalacaktır. Ancak bugün için bunun mümkün olup olmadığı şüphelidir. Ahlaklı ekonomi yetinmeci bir ekonomi anlayışı olarak bireyler veya küçük topluluklar için geçerli olabilir. Sömürgeciliğin insan etkinliklerinin en ince damarlarına kadar sızdığı bir çağda, Aristoteles’in ahlaklı iktisadının yaygınlaşma olasılığı zayıftır. Bu durumda belki günümüz koşullarına göre ahlaklı bir iktisat tartışmasına girişilmelidir. 

Bana göre her ahlak anlayışı aynı zamanda bir iktisat anlayışıdır. Örneğin hırsızlığı ahlaksız kabul eden biri emek hırsızlığı yapamaz, Yolsuzluk da yapamaz… Yapıyorsa kendiyle çelişiyordur.  Gerçi iktisadi koşulları önceleyenler önce iktisat sonra ahlak gelir diyebilir. Ancak insan karmaşık bir varlıktır ve bazen iktisadi etkinliklerine göre değerlerini önceleyebilir. Eğer öyle olmasaydı, değerleri veya düşünceleri için hapse giren yahut öldürülen insanlar olmazdı. Bence insanın bütün etkinlikleri yeri geldiğinde öncelikli olabilir. Şüphesiz her gün yeni baştan devam etmek zorunda olan iktisadi etkinlikler insan hayatının önemli bir bölümünü kaplar ve dolayasıyla başattır. Ama her şeyi her zaman iktisadi etkinlikler belirleyemez, bu insan doğası açısından mümkün değildir.

Bu durumda ahlaklı bir iktisat tartışması yapmak, belli bir ahlak anlayışına göre iktisadi etkinlikleri yönlendirmekle mümkündür. Ama koşullar el verdiğince…. Peki bugünkü koşullara göre ahlaklı bir iktisat nasıl oluşturulabilir. Pazar ortadan kalkmayacağına göre, kar ortadan kaldırılamayacağına göre,  o halde şöyle bir ilke ortaya atılabilir; “insanın kârı kadar toplumsal sorumluluğu da vardır.” Bu demektir ki üreticinin belirlenmiş hakkına tecavüz edilmemelidir. Tüketirken de toplumsal sorumluluk hissedilmelidir. Hissedilmelidir diyorum çünkü otorite tarafından yaptırılmalıdır dendiğinde, otoritenin ahlakı hem yasal hem kaçınılmaz ahlak olur. Dolayasıyla ahlaklı bir iktisat dayanışma ve gönüllülüğe muhtaçtır. 

 İnsanı asla bir araç olarak görme, her zaman bir amaç olarak gör, diyen   Kant’ın  bakışla bu anlayış kategori de edilebilir. “Öyle bir iktisadi sistem kur ki, Kâr kadar, insan onuru ve ekolojik çevre de değer olsun.” Böyle bir temel ilkeden pek çok ilke ortaya çıkabilir. Sözgelimi iktisadi şeffaflık… “Ticari sır!” bu ilkeyle çelişecektir. Yolsuzluk bu ilkeyle çelişecektir. Aşırı emek sömürüsü de öyle… Bu aynı zamanda sürdürülebilir bir ekonomidir çünkü israf üretmez ve kaynakların tüketilmesine yol açmaz. 

Böyle bir iktisada “yetinmeci iktisat” denilebilir. Yetinmeci iktisatsa günün koşulları göz önünde tutulursa kişisel olabilir ya da en fazla küçük guruplar için uygun olabilir. Ancak koca çınarların tohumları da küçüktür ve koşullar uygun olduğunda büyüyebilir. Koşulların uygunsuzluğu çözüm arayışının önünde engel değildir, çözümün hemen olmasının önünde engel olabilir. Bu yüzden yetinmeci iktisadı, genel iktisatla bağlantı noktalarının azlığı bağlamında ahlaklı iktisadın tohumu olarak görüyorum. Ne kadar genel iktisattan bağımsız olursa o kadar ahlaklı olabileceğini de görüyorum. O halde diyebilirim ki yerel ya da kişisel bir ahlaklı iktisattan söz edilebilir. Hem de günümüz koşullarında…

devamını oku