sevgi deniz sevgi deniz

İsveç Kedisi

Birdenbire fırlayıp sokağa çıkmıştı. Bu kez her zaman takıldığı kapı eşiğine takılmamıştı ayağı. İkinci basamaktaki sardunyanın yaprağını da koparıp koklamamıştı. Karşı evin giriş katında onu her gördüğünde el sallayan yaşlı kadının eli havada kalmıştı; fark edilmeyince yüzü asılmış, pencereyi kapatıp içeri girmişti. O ise bütün bunlardan habersiz yokuş aşağı kendini bırakmıştı, yürüyordu.

Meydandaki marketin önünde kedi kalabalığını görünce durdu. Buraya kadar nasıl gelmişti? Şaşkınlıkla etrafına bakındı. Marketin camekânında kendisini gördü neden sonra: Ayaklarında ev terlikleri, sırtında rengi soluk, kolları eprimiş hırkası, altında pijaması vardı.  Kırlaşmış saçları darmadağınıktı. Numaralı gözlüğü sol üst cebinde duruyordu. Birden anahtarı alıp almadığı endişesi sardı içini. Elleri ceplerindeydi. Avucunda metal soğukluğu hissedince rahatladı. Ne ara alıp cebine koymuştu, hatırlamıyordu.

Mahalleli daha önce onu hiç böyle görmemişti. Utandı, bir iki adım geriye çekildi. Dönmeye yeltendiği sırada ayağına sürtünen kedi vazgeçirdi onu. Bir düzine rengârenk kedi, her sabah olduğu gibi onu bekliyordu. Oysa onun gözleri bir başkasını arıyordu; hepsinden farklı,  diğerlerine hiç benzemeyen bir kediydi. Bu sabah yok galiba, diye geçirdi içinden. Sokağın başındaki apartmanın önüne bakarak gözlerini kısıp dikkat kesilince bahçe duvarının üzerinde buldu araradığını. Yine başını kaldırmış ısrarla üst kattaki evlerden birine bakıyordu, kıpırdamadan kaskatı kesilmiş bir vaziyette. Çenesinin hemen altından başlayıp karnına kadar devam eden bembeyaz tüyleri - nasıl sokakta bu kadar temiz kalabilirdi -yarım ay gibi parlıyor,  sivri kulakları ve bütün vücudunu kaplayan duman grisi tüyleriyle ne kadar farklı olduğunu gösteriyordu.

“Farklı olmanın acısını yaşıyoruz. Sen de yalnızlıkla cezalandırılıyorsun işte. Ama yine de iki yıl önce seni sokağa atanların kapısında hâlâ bir ümit bekliyorsun, herkes gibi olamamanın cezası bu işte: Terk edilmek.” diye geçirdi içinden. Bacaklarına ısrarla sürtünen şefkat ve mama dilenen kedilere aldırmadan bir süre bakakaldı. Öylesine mağrur ve asil bir duruş vardı ki... Asaleti insanlarda aramıyoruz artık, diye düşündü. Diğer kedilere verilen mamaları yemezdi, onlar gibi gelip gidene sırnaşmazdı. Bunu bilenler farklı mamalarla beslerdi onu.

İnternetten bazı fotoğraflara bakmış cinsini araştırmıştı: İsveç kedisiydi galiba. Kendi topraklarından da çok uzakta kalmıştı zavallı. Onunla arasında bağ kurmuş, sokağa her çıktığında gözleri arar olmuştu. Alıp evine götürmek istemişti. Hem can yoldaşı olurdu hem de evde bir ses ona da iyi gelirdi. Yalnızlığın asaletini paylaşırlardı ne güzel. Üşümezdi, aç kalmazdı da. Ama ne mümkün, yanına kimseyi yaklaştırmıyordu. Birkaç kez niyetlenmişti okşamak için, yanına çömelmiş elini uzatmıştı ki inlemeyle karışık bir tıslama sesiyle ürkmüş, vazgeçmişti dokunmaktan. Karşı sitenin güvenlik görevlisi “Dikkat edin beybaba! Yırtıcıdır biraz, size zarar verebilir. Kimseye eyvallahı yoktur, yanına yaklaştırmaz öyle kolay kolay. Belli ki insanlardan canı çok yanmış, iki yıldır onu okşayabilen ya da ona dokunabilen biri olmadı.” şeklinde uyarmıştı. Demek ki canı yanan bir daha kimseyi yanına yaklaştırmıyordu. Ne haklı bir gerekçeydi bu. Kendisi de öyle yapmamış mıydı? En yakınları yakmıştı onun da canını. Tek başınalığı bu yüzden seçmemiş miydi? Hem her bağ bir sorumluluk da yüklüyordu insana. Sonra da o ilişkileri sağlam tutmak için çabala dur! Yok efendim neymiş, ses tonuna  dikkat edecekmişsin, yok hitaplarında özenli davranacakmışsın, afrasına tafrasına katlanacakmışsın, yalnızlık zor olurmuş,  bir tas su veren  cana ihtiyaç varmış da... Bitmeyen yazısız ilişkiler anayasası... Katlanamamıştı tüm bu gerekçelere, asaletli yalnızlığı seçmişti. Daha doğrusu katlanamayınca kapıyı çekip çıkmıştı. Arkasından da kimse koşup vazgeçirmeye çalışmamıştı. İsveç kedisi gibi bakakalmıştı sokağın başında bir müddet. Kızı merhametliydi, belki koşup gelir diye ümit etmişti ama nafile. Gelen giden olmamıştı. O da yere düşen asaletini(!) eğilip de almamış bütün bağlarını ve sorumluluklarını ardında bırakıp uzaklaşmıştı oradan.

Bu küçük mahalleye, bir o kadar küçük evine, meydandaki rengârenk kedilerin ilgisine zamanla alışmıştı. Bir de farkında olmadan bağ kurduğu İsveç kedisine... Selamlaşmanın ötesine geçmeyen ilişkilerle mahalleli de onu kanıksamıştı. O kediye davrandıkları gibi mesafeli davranıyorlardı ona da. Yalnız, yaşlı bir adamın vardı mutlaka bir derdi, diye düşünüyorlardı belki de. Farklı olduğunu fısıldayıp duruyorlardı arkasından.  Samimiyet gördüğü sadece bu rengarenk kedilerdi. Tabii samimiyetin marketten mütemadiyen alınan mamayla sıkı bir ilişkisi vardı. Böyleydi işte bu dünya! Çıkar üzerine kuruluydu.  O ve İsveç kedisi müstesna tabii.

İnsanlar, bir türlü başaramıyordu kediler gibi sevmeyi ve sevilmeyi. Sınırları yoktu, hep daha fazlasına talip oluyorlardı, üstelik vermeden almaya çalışıyorlardı. Kedilerdeki bu asil sevgi anlayışını da nankörlük diye yaftalıyorlardı. Hâlbuki şu İsveçli kedinin çabasını görmüş olsalardı: Kar, kış demeden her gün aynı saatte, aynı duvarın üzerine çıkıp umutla ve ısrarla onu sokağa atanları görmeyi beklemek ne kadar da insansı bir davranıştı. Kendisi de hiçbir ilişkisinde -ebeveynlik de buna dâhil - bu denli kararlı olamamıştı.

Dalıp gitmişken bütün bu düşüncelere fırıncının seslenmesiyle irkildi. “Beyamca simitler yeni çıktı, sıcacık! Tam istediğin gibi açmalar da hazır. Her zamankinden bir paketi yapayım mı sana?”  Fırına yönelmek isterken ısrarla sürtünen kedilerden birine takıldı, tökezledi. Kediyi incitmiş olma endişesiyle çömeldi. Neyse ki bir sıkıntı yoktu, kalktı ve markete doğru terliklerini hışırdatarak yürümeye başladı. İçeri girdiğinde cüzdanının olmadığını yeniden anımsadı. Genç kasiyer, gülümseyerek “Sonra bırakırsınız, yabancı değilsiniz.” dedi. Her zamanki raflara yöneldi, önce İsveçliye sonra da diğerlerine bu kez daha fazla sayıda paket alarak kasaya yaklaştı. Hiç konuşmadan kasiyerin göreceği şekilde, biraz mahcup, uzattı  mama paketlerini genç kıza. Kasiyer, gülümseyerek önündeki deftere not aldı. Adamın hâli, hâl değildi. Sormadan da edemedi, endişeyle” İyi misiniz?” Cevap yoktu.

Elindeki mamaları fırının köşesindeki boş kaplara sırasıyla boşalttı. Rengârenk, irili ufaklı yün yumakları şeklinde kapların ötesine berisine yığılan kedilerin şıpırtılı mutlulukları adamın dudaklarında yarım kalmış bir ayraç gibi asılı kaldı. Fırıncının yeniden seslenişini duymadı bile. İsveçli asil arkadaşına doğru ayaklarını sürüye sürüye yürümeye başladı. Sol tarafında bir uyuşma hissetti. Giderek hissizleşen kolu bir paçavra gibi ondan bağımsız sallanıp düşecekti eli cebindeydi olmasaydı.  20-25 metrelik bir mesafeyi yürümesi gerekiyordu, mamayı kediye ulaştırması için. Fakat yol uzadı da uzadı. Güneşten miydi, anlamadığı  bulanık bir aydınlık görüşünü bozuyordu. Hava sıcak da değildi ama sırtından yoğun bir terin boşaldığını hissetti. Alnında yuvarlak taneli damlacıklar birikmişti. Açısını bozmadan meydanı kesen doğrunun üzerinde ilerlemeyi sürdürdü. Paketi tutan parmakları gevşiyor gibiydi. Fırıncı, kasiyer kız arkasından bakakaldılar. Yaşlı adamın durumu hiç iyi görünmüyordu.

Düz bir alanda yürümüyordu da sanki engin bir tepeye tırmanıyordu. Çocukken annesiyle kırmızı kayalı dağa tırmanırken soluk soluğa kalıp dinlenmek için durduklarında, altlarında kalan köyün küçülmüş evlerine, sokaklarındaki hayvanlara bakıp neşelendiklerini anımsadı. Her şey küçücük görününce komik oldukları için mi gülüyorlardı yoksa başa çıkamadıkları mutsuzlukları küçüldüğü için mi ayırdına varamıyordu o zamanlar. Babasının öfkeli, nasırlı kocaman elleri, bağırmaları da küçülüyordu öyle anlarda. O, en çok buna gülüyordu. Annesi, tepeye tırmandıkça hafifliyordu sanki.  Rüzgârda kuşlar gibi çırpınan allı morlu etekleriyle, başının arkasına attığı oyalı yazmasıyla, pembeleşen yanaklarıyla öylesine güzelleşirdi ki bu zamanlarda bakmaya doyamazdı annesinin yüzüne. Soluk soluğa kalırken aşağıda içine içine akıttığı bütün susmaları rüzgara  bırakırdı. İkisi birden avazlar çıktığı kadar” Heyyy, kırmızı kaya! Sen mi büyüksün biz mi?” sonra da daralmış nefesleriyle katıla katıla gülerlerdi. Hafifleyen, kuş gibi havalanan annesinin eline ettiğine daha sıkı tutunurdu böyle anlarda.  Uçup gitmesinden, onu burada tek başına bırakmasından korkardı.

Son bir çabayla dostunun bulunduğu kaldırıma çıktı. Paketi boşaltmak için çömeldi ama dizlerinin üzerine düştü. Sesler kulağında uğuldamaya, görüntüler karışmaya başladı. İsveçli kedi ilk kez ondan kaçmamıştı. Bahçe duvarının üzerinden indi, yanına yanaştı.  Adam daha fazla dayanamadı ve sırtını duvara yaslayarak bir çuval gibi yığıldı kaldırıma. Kedi, yavaşça dostunun kucağına çıktı; yüzüne doğru yönelip şakaklarından akan ter damlacıklarına karışmış gözyaşlarını - ki adam ağladığının farkında değildi - yalamaya başladı. Dili sıcacıktı annesinin terli avuçları gibi. Sonra mama tutan elini yaladı, başını okşatır gibi sürdü gevşemiş parmaklarına. Bu kez adam, elleri annesinin sıcak avuçlarında, onlara sıkı sıkı tutunmuş bir vaziyette; nefes nefese tırmanmaya başladı dik bir yokuşu. Yüzünde annesinin rüzgârda dalgalanan tülbendinin dokunuşları, burnunda beyaz sabun kokusu, ter kokusu, yeni açmış keven çiçeklerinin kokusu... Dudaklarındaki yarım gülüş tamamlanmış, çok uzaklarda küçücük kalmış evlere, avlulara, ağaçlara sırtını dönmüş; eli annesinin elinde yüce bir kırmızılığa doğru tırmanıyordu.

devamını oku