emel akbaş emel akbaş

Baran


Yağmurun modern dünya insanı üzerinde

                                                                         açtığı delikleri örterken sükûtu…


2001 yılında vizyona giren filmin yönetmenliğini ve senaristliğini Majid Majidi üstlenmiştir. Film sembolik dilin kullanıldığı sahnelerle doludur. Majid Majidi’nin İran’daki Afgan göçüne dikkat çekmek için uluslararası bir dili kullandığı (aşk) filminde, bir göçmen kız ile bir İranlı Azeri erkeğin hikayesine odaklanılır. Yönetmenin başyapıtlarından biri olarak kabul edilen filmde iki genç izleyicilerine dokunmadan sevmeyi öğretecektir. 

Baran, Tahran’da bir inşaatta kaçak olarak çalışan babasının iş kazasında ayağının kırılması üzerine onun yerini almaya karar veren genç bir Afgan kızının, erkek kılığına girerek inşaatta çalışmaya başlaması ve kız olduğunu fark eden aynı inşaattaki bir Azeri gencin ona âşık olmasının hikâyesini anlatır. 2005’te İran’da çıkan Resalet gazetesinin haberine göre, Farabi Sinema Vakfı, on İran filmi arasından Majid Majidi’nin Baran filmini, Yabancı Film Oscar’ına aday göstermiştir.

“Bir film bu kadar mı doğal, gerçekçi ve etkileyici olur?” sorusunun cevabını bulur izleyici Baran’da. O kadar gerçekçi ki bir senaryoyu izlediğini unutuverir ve seyirci daha filmin başında olayın geçtiği yerde, inşaatın içindedir. Kimi yerde Latif olur, inşaatta çalışır; kimi yerde Rahmat olup kuşlara yem verir, gözlerinizden sevgi ırmağı çağlar Karakterler, olaylar, konunun işleniş tarzı hayatın içinde var olup göremediğimiz nehirlerden beslenmiş bir ırmak duruluğunda.
Macid Macidi filmde, burnumuza sokmaya çalışmadan saf bir halde duygularımızı sömürmeden aşkın yalın halini sunuyor. Aşkı anlatmak için olayları kurgulamıyor, bir savaş sonrası binlerce Afgan insanının içler acısı hayatını ortaya koyarken aşkı tanımlıyor. Hafife almadan o kadar çilekeş hayatın içerisinde “aşk kimin umurunda” havasını estiriyor.

Filmde âşık olan Latif, öyle bir kapılmıştır ki çalışmak, yemek yemek, dinlenmek gibi hayatın getirdiği her şeyden uzak kalacak kadar tutkundur. Sadece Rahmat’ı düşünür, “O’na nasıl yardım edebilirim? Nasıl ulaşabilirim?” sorularıyla geçirir geceleri, uykusuz kalır. Rahmat’ın göz kapaklarına odaklanır, ruhu katre katre olup yanaklarından süzülür. Yalnız olduğunun bilincinde ve aç kalacak olmanın şuurunda değildir. Sevdiği için her şeyi göze almıştır Latif. Rahmat’ın babası için kimliğin çok önemli olduğu o zorlu mülteci yıllarında kimliğini satıp yardım yapacak kadar sevmiştir.

Rahmat, Latif’e göre kendisini ağaçların tortusundan çıkıp şehrin boğuk havasında yiyecek aramaya çalışan yaralı bir serçedir. Aç kalmamak için sakat babasına ve iki kardeşine bakmak zorundadır Rahmat. Çocuk yaşta olmasına rağmen inşaatta çalışmaya, nehirden taş taşımaya zorlanır. Şefkatin, merhametin dilim dilim işlendiği, vicdanın haykırışıyla yüreğin paramparça edildiği Baran, modern dünyanın kıskacına sıkışan insanı öyle bir yerinden yakalıyor ki insan kendisini çaresiz bir şekilde gözyaşları içerisinde buluyor, titriyor, hıçkırıyor, ağlıyor.

Rahmat suskundur, muhataptır. Sadece kulak verir, bakar, tebessüm eder, tasdik eder ama asla konuşmaz. Film boyunca tek bir kelime bile etmez, bakışları her şeyi anlatır. İçinde tuttuğu acı o kadar büyüktür ki gök bu diyarı terk etmişçesine maviliğini yitirmiş kararmıştır. Sanki bir daha güneş doğmayacak, bahar gelmeyecektir. Kâinat selam durmuştur bu muhteşem aşka!

Rahmat sevildiğini anlıyor ama güzelliğinin bir silah gibi erkeği esaret altına almasını önlemek için peçesini örtüyor. Şefkatten merhamete, sevgiden aşka, ölümden ölümsüzlüğe muhteşem bir aşkın işlendiği Baran, muhteşem bir sonla biter. Afganlı kızın Latifin gözlerine son defa baktıktan sonra burkasını kapatır ve gider. 


devamını oku