İşten çıkıp hızlı adımlarla eczaneler kapanmadan annemin ilaçlarını alma telaşındaydım. Bu sefer ilaçlarını değiştirmişti doktorumuz, sanki içime daha fazla umut dolmuştu. Oldukça geç kalmıştım ve aklım annemdeydi. Yıllarca benim için didinmiş, kendi hayatını hiçe saymış, o kocaman sevgi dolu kalbi mücadelesine ayak uyduramamıştı. Çok alıngan, çok içli, çok sabırlıydı annem. İçine akıttığı gözyaşlarıyla dudaklarında çiçekler açtırırdı, yüzü güler içi kan ağlardı. O hüzünlü gülümsemesi bu yüzden bambaşkaydı...
Hayat herkese adil davranmıyor işte, en çok da iyi yürekli insanlara acı çektirmekten hoşlanıyordu sanırım...
İlaçları aldım, eczaneden eve hızlı adımlarla yürüyordum, sokağın köşesinde kaldırıma oturmuş bir kız çocuğu gördüm, ağlıyordu için için... Sarı kocaman bir bavula sarılmıştı. Acelem de vardı ama ona yardım etmek istedim. Saatime baktım annemin de ilaç saati gelmişti ama çocuğu orada öylece bırakamazdım. Tekrar köşeye baktığım da kimse yoktu, nasıl yaaa dedim, şimdi buradaydı, hıçkırıkları kulağımda halâ… Canım çok sıkılmıştı ama yapacak bir şey de yoktu, belki annesi gelip almıştı ya da koşa koşa evine gitmişti, kim bilir...
Annemin kalbi çok yorulmuştu, yaşadığı hayat ve ahh o yufka yüreği...
Sadece kendine zarar verenlerdendi, hep içine atan, kimseyi incitmeyen. Bense çok üzülüyordum onun için ve asla öyle olmak istemiyordum. Ben hayatımı yaşayacaktım, beni incitenleri bir kalemde silip atacaktım. Tahammül gücüm öyle tükenmişti ki zaten. Dünya hiç bana göre bir yer değildi.
Sabah bir işim vardı, tren garına gidip biletimi aldım. Oradaki bankta küçük bir kız çocuğu gördüm, tek başına oturmuş gelip geçen trenleri seyrediyor ama hiç birine binmiyordu.
Çok tanıdıktı bu çocuk ya da benzettim belki...
Ürkütmeden yanına iliştim, fark etmedi bile beni. Elinde sımsıkı tuttuğu sarı kocaman bir bavul, boyundan büyüktü. İşte o bavuldu, köşede ağlayan küçük kızdı bu. Allah’ın bir lütfuydu onu yeniden görebilmek.
“Merhaba prenses” dedim usulca, irkildi sesimi duyunca bankın ucuna kaydı. Korkma dedim benden, sana yardım etmek istiyorum. Büyüklerin nerede, neden tek başına oturuyorsun burada?
Şaşkın şaşkın baktı yüzüme, konuşmak istedi ama vazgeçti... Sonra dayanamadı sordu: “Büyükler çocuklarının yanında mı olur hep?”
Elbette dedim, korur, kollar, sevgiyle sarar büyüklerimiz bizi. Senin ailen nerede?
Hiç beklemediğim bir yanıt aldım. “Bavulun içinde” dedi sessizce...
Sonra gözlerimin taa içine baka baka devam etti:
“Bütün hikâyem, ailem, çocukluğum hepsini oraya koydum. Bir tren vagonuna atacağım ama bir türlü bırakmıyor beni, oysa kurtulmak istiyorum onun içindekilerden...
Koyu sarı, deri bir bavul, ne konabilir ki içine diye düşündüm...
“Bu bavul çok kokuyor açıldıkça dedi, yüreğim daralıyor. Uzaklığın, yabancılığın, çaresizliğin kokusunu bilir misiniz? Bavul kokusu dedi, tıkandı küçük kız. Sonra döküldü inciler yanaklarına, çözüldü dili.
“Hala burnumda o tuhaf koku ama tarifi yok. Yeni giysi ve gurbet karışımı belki de. Gurbet elden getirilen hediyelerin açıldığı o bavul ve odaya dağılan buram buram buruk sevinç kokusu belki de... Hasretin rüşveti mi, ayrılığın bedeli mi yoksa? “
Anlamadım dedim?
“Annem ve babam bizi küçücük bıraktılar, gurbete gittiler bu trenle dedi. Ama her yıl bu bavullarla geldiler bizi teselli etmeye...
Hangi hediye daha değerli olabilirdi bir anne okşamasından? Hangi çikolata daha tatlı olabilirdi bir babanın sıcacık dokunuşundan? Bu eksikliği yaşamayan bilebilir mi, anlayabilir mi?
Küçüktüm, küçücüktüm ben ve hep küçücük kaldım.” dedi.
Boğazım düğüm düğüm olmuştu. Yanıma sokuldu, sapsarı kıvır kıvır saçlarını koluma dayadı.
“Senede bir gelen anne babamızı hasretle beklerdik. O koca sarı bavullarla gelip bizi avuttuklarını düşünürlerdi. Elbiseler, hediyeler, çikolatalar, oyuncaklar vs...
Onlar olmadan geçen günlerin, ayların özlemi, yaralı çocuk bakışlarımızın, hasret yüklü omuzlarımızın telafisi bunlar mıydı?
Nefret ederdim o kokudan. O bavuldan çıkan her şeyden. Annem sarılsın isterdim sıkı sıkı, onun kokusu dolsun içime, halam gibi sevgisini yudumlamayı hayal ederdim ama sarılmazdı, çok soğuktu bakışları, çok uzaktı yüreği yüreğime. Babamın elleri yumuşacık ve sıcacıktı ama okşamadıktan sonra saçlarımı ne anlamı vardı ki? Burkuluyordu işte küçük yüreğim, ağır geliyordu bu hasret, bu uzaklık!!!
Halam baktı bize yıllarca, ömrünü ömrümüze adadı. Eski büyük demir bir divanda koyun koyuna yatardık, buz gibi ayaklarımı avuçlarının içinde ısıtırdı. Bense annemle yatmayı hayal ederdim. Kokusunu hatırlamaya çalışırdım. Hatta halam olmasa bizi bırakamazlardı burada diye için için nefret ederdim o güzel insandan. Ama onun aşkla bakan gözleri, halamın sıcacık yüreği ısıttı beni yıllarca, içimdeki hasret buzulunu o eritti. Papatyam diye severdi beni, o yüzden ben en çok papatyayı severim.
“Aşk sadece bir insana duyulmaz derdi. İnsan bir çiçeğe de âşık olabilir bir böceğe de. Benim aşkım da sizlersiniz” derdi bana ve kardeşlerime.
Annemle babam senede bir tatile geldiklerinde de sevgilerini göremezdik ki, hep bir kavga bir gürültü... Babamın içtiği kasa kasa biralar... Şişe tıngırtısı, alkol kokusu....Tarifi yok ki...
Gece yarısı korkuyla irkilirdik, bir hıçkırık, bir çığlık, bir haykırış... Gene mi kavga ediyorlardı? Neydi paylaşamadıkları, biz miydik ayak bağları? Neden biz birlikte yaşayan bir aile olamıyorduk? Ne işleri vardı gurbette? Sanki çok mu para kazanıyorlardı? Gene kıt kanaat geçiniyorduk işte! Halam dikiş dikerek giydiriyordu bizi.
Neyin karşılığıydı bu hasret, bu eziyet?
Oysa bir sürü arkadaşım vardı ailesi gurbette ama onlar çok lüks yaşıyorlardı. Biz aç kalsaydık, açıkta kalsaydık ama bir arada kalsaydık olmaz mıydı?
Küçük kızın gözyaşları adeta tüketmişti beni. O bavulun içinde sakladıkları ömründen de büyükmüş meğer dedim.
Gözlerindeki yaşları sildim. “ Üzülme çocuk dedim. Maalesef hayat herkese adil davranmıyor, bu öğretiler senin yaşamında sana kılavuz olacak ve sen aileni çok mutlu edeceksin.”
“O koku silinsin istiyorum hafızamdan, kulaklarım işitmesin o kavgaları... O bira kokusu ve dahası... Hayır hayır hatırlamak istemiyorum o küçük kızın yaşadıklarını” dedi hıçkırarak...
Bir tren düdüğü ile kendime geldim, yanımda kimse yoktu.
Üstelik bineceğim treni de kaçırmıştım. Çok uzakta sarışın bir kız çocuğu bir bavulu sürükleye sürükleye yürüyordu. Koştum koştum arkasından yetişemedim. Bir hayalet gibi süzülüp tren vagonuna bindi ve gitti...
Düşündüm, o büyüdükçe bavulu daha da ağırlaşacaktı, belki de karşılıksız aşkı yüzünden hep korkacaktı bir yüreğe konuk olmaktan ve yüreğini de sıkıştıracaktı o bavulun en dibine.
Hak etmediği ihanet, tüm güven duygusunu yerle bir edecekti. Güven duygusunu da koyacaktı oracığa. Yaşadığı şiddetin acısını, tek başına dimdik ayakta kalma direncini, kendisiyle mücadelesini ve unuttuğu tüm kadınlığını da o bavula saklayacaktı. Açmaya hiç cesaret edemeyecek, umutlarını yeşertemeyecek ve kendisiyle yüzleşemeden o koca yükle hiç yaşayamadan göçüp gidecekti.
Dudaklarında öylece kalan, kimsenin çözemediği ama bir o kadar güzel, gizemli ve eşsiz gülümsemesi bir tokat gibi vuracaktı tüm hayatındaki insanlara. Onun ardına saklayacaktı bütün hüzünlerini.
Vazgeçtim sonraki treni beklemekten, koşa koşa eve geldim. Sımsıkı sarıldım anneme, ömür boyu hep benim yanımdaydı o koca yüreğiyle, gülen gözleriyle. Herkes benim kadar şanslı olamıyordu ne yazık ki! Ona ve kalbine çok iyi bakmalıydım. Bir gün ailemi kurduğumda hep birlikte olacaktık, asla ayrılık çalmayacaktı kapımızı. Hayatımın tek amacı buydu artık. O küçücük kız büyük bir ders vermişti bana...