Kış, yalnızca mevsimlerde değil, içinde de sürüp gitmişti. Soğuk, bedenine işlemiş; zamanla kaslarını, düşüncelerini hatta umutlarını bile katılaştırmıştı. Yaşamayı neredeyse askıya alan bu donukluk, çözülmeye başladığında bile hemen dağılmadı. Bedeninin yeniden açılıp gevşemesi, kanının yeniden ısınması zaman aldı. Baharın gerçekten geldiğine ruhunu inandırması ise daha da uzun sürdü. Bu gecikmiş inanış, bedeninde bir rehavet bıraktı. Umut, müjdeyle birlikte gelmesi gerekirken, hep puslu bir havanın içinden sesleniyordu. İçinde dolaşan o grilik, sanki baharın eşiğinde bile kışı tutmaya kararlıydı. Oysa sislerin dağılması, güneşin yalnızca gökyüzünde belirmesiyle değil; ışığının bedeninden içeri süzülüp ruhunun en derin yerine ulaşmasıyla mümkündü.
Dışarıda hayat çoktan kararını vermişti. Kuşlar dallar arasında telaşlı ve neşeliydi. Kediler duvar diplerinde miskin ama huzurlu uzanıyordu. Ağaçlar tomurcuklarını saklamayı bırakmış, nemli toprak ağır ve tanıdık kokusunu salmıştı. Uyuşuk sinekler bile havada ağır ağır dönerek mevsimin değiştiğini ilan ediyordu. Doğa, tereddütsüz bir kesinlikle “Bahar geldi” diyordu.
Geriye yalnızca onun buna inanması kalıyordu.
Uyanmayı en çok, uykuyu bir sığınak gibi taşıyanlar geciktirir. Uyku, yalnızca dinlenmek değil; beklediği, olmasını dilediği, bir gün gerçekleşeceğine inandığı şeylere en çok yaklaştığı yerdi. Gözlerini kapattığında hayat daha katlanılır, ihtimaller daha cömert, insanlar daha az kırıcıydı. Bu yüzden sabah, yalnızca bir aydınlık değil; aynı zamanda ağır bir yüzleşmeydi.
Rüyada taşıdığı umut, elle tutulur cinstendi; gerçekte zamana, koşullara, başkalarına bağlıydı. Bu yüzden bazen uykuyu, içinde taşıdığı o “henüz” duygusuyla birlikte uzatıyordu.
En çok bekleyenler, en geç uyanırmış.
Güneş, perde aralığından sızmayı başardı; dışarıda kuş sesleri duyuldu. Bedeni, doğrulup; ruhunu ağır ağır ikna etti.
Belli ki beklenenler, en çok uyanmaya cesaret edenlere yaklaşıyordu…