sevgi deniz sevgi deniz

Karadut

İnsan, yüzünü geleceğe ne kadar dönerse dönsün, kendini hep geçmişin sokaklarını arşınlarken buluyordu. Bir iki ev dışında bütün köy harabe haldeydi. Sadece ağaçlar ayakta kalabilmişti. Köylünün kendi imkanlarıyla derme çatma yaptığı, gelişigüzel üst üste konmuş taş ve kerpiçle örülü evler, üzerlerine yılların ağırlığı da binince depremle çökmüştü. Yıkıntıların arasından ilerledi, evin önündeki karadut hâlâ yerindeydi.  Elbisesinin eteğinde karadut lekeleri, elleri, dudakları mora boyanmış bir kız çocuğuydu yine. Bu ağacı dedesi bambaşka bir coğrafyadan getirmiş, onun doğduğu günlere denk gelen bir zaman diliminde dikmişti kapının önüne. Ağacın kendisiyle yaşıt olduğunu, dedesinin onun için çok uzaklardan getirdiğini bilmenin gururuyla ona baktıkça sevinen bir kız çocuğuydu. Köydeki diğer evlerin önünde hep birkaç dut ağacı olurdu fakat tek karadut onlara aitti. Çok kez bu ağacı çoğaltmak istemişlerdi köylüler ama hiçbir duta aşılamayı başaramamışlardı.

Bu ağaç onun için babasından görmediği şefkatti. Dedesi böyle kıvamlı, tatlı, koyu renkli bir meyveye sahip karadutu özellikle bu sebepten seçmişti sanki. Başını bir kez bile okşamayan babaya karşın dedesinin nasırlı ama çokça şefkatli parmaklarını hissederdi daima saçlarında. Dağlardan her dönüşünde kenger sakızları, taş armutları ve turuncu alıçlar çıkarırdı ceplerinden. Avuç avuç sevgiydi bütün bunlar. Fakat karadutun yerini hiçbir şey tutamazdı. 

Erik, kayısı, elma ağaçlarına dikenli akasyaya bile çıkabilirdi çabucak. Fakat karaduta çıkmak hiç de kolay olmadı. Bu coğrafyayı sevmediğinden olsa gerek kökleriyle tutsak olmuş topraktan kurtulmak ister gibi önce uzunca dimdik uzamıştı göğe doğru. Sonra kendinden pek uzaklaşmasına izin vermediği dallarını derleyip toparlamıştı tepesinde. Sık dalları birbirine girmiş tostoparlak bir küme oluşturmuştu. Ağaçlara çıkmadaki mahareti sayesinde buna da tırmanmayı başarmıştı en sonunda.   Zaten onun ağacıydı, elbette çıkacaktı. Sık dalların arasına küçücük zayıf vücudunu zorlayarak sokuyor, yerleştiriyordu.  Hemen dal diplerinden başlayan meyvelerine ulaşmak da zor olmuyordu haliyle.  Dutlar kalın saplarıyla tutunuyordu bu dallara. Onları koparmak kolay olmuyordu, çoğu kez daha kopmadan eziliveriyordu dutlar parmaklarının arasında. Eli yüzü, üstü başı, ağacın dalları bile mor bir renge boyanırdı. Bu yüzden kaç kez annesinden terlik yediğini ve azar işittiğini hatırlamıyordu. Hele bir keresinde karpuz kollu puantiyeli beyaz bayram elbisesiyle ağaca çıkmıştı.  O bayram gününü yüklükte mor renge boyanmış elbisenin eteklerine gözyaşlarını silerek geçirmişti.  Dutun o lezzetli şurubu, onun koyu renkli sık yapraklı dalları arasına gizlenebilmeyi, kendine ait olduğu bir dünyanın tadını çıkarmayı vadediyor da sonrasında günlerce çıkmayan mor lekeler ve bitmeyen azarlara razı oluyordu.  

Bu köyün evleri arasında dereler akmazdı. Yıllarca yaklaşık bir km uzaktaki çeşmeden taşıma suyla ihtiyaçlarını gidermişlerdi.  Kapı önlerinde kadife çiçekleri, kokulu reyhanlar, horozibikleri, kasımpatılar açmazdı. Kuru ve çorak toprağa tutunan birkaç dut ağacı bir iki akasyadan başka yeşillik yoktu sokaklarda. Herkes evinin önündeki o ağaçlara sırtlarıyla taşıdıkları sudan verir ve onları yetiştirirdi. Bu kadarcık yeşille yetinirlerdi. İşte yabancı coğrafyanın karadutu da yeterince suyu bulamadığından, kendini korumak için dallanıp budaklanmamış, rahat rahat dallarını göğe uzatamamış, tepesinde bir çalı dikeni gibi içine içine büyümüştü. Bu saklı gizli dünya bizim kara kıza sığınak olmuştu.

Dedesine “Karadutun Dedesi” derdi. Hiçbir zaman hiçbir durumda ona kızmayan tek ebeveyndi o. Kendi halinde bir insandı. Sessizliğini bir onun yanında bozardı. Özellikle masal anlatırken değişir, renklenir kırlaşmış gür kaşlarının altında saklanan kara gözleri ışıl ışıl olurdu.

Yıllar geçtikçe büyüdü bizim kız ağaca tırmanmalar azaldı. Karadut hiç tavrını bozmadı hep öyle kaldı uzun ince gövdesi tepesinde yuvarlanmış dallarıyla. Değişen şey dedenin hastalanıp yatağa düşmesiydi.   Baston tıkırtıları artık duyulmuyordu evin içinde. Yatağından çıkmıyor, daha az konuşuyor, yemeği beğenmediğinde eskisi gibi yakınmıyordu bile. İyice küçülmüş, bir o kadar derinleşmiş siyah gözlerinin üzerindeki kalın kaşları hep çatık, dudakları bir çocuğunki gibi büzülmüş, küsmüş gibiydi. Öyle ki bazen dedesinin o masumun derin ve sıcak tebessümünü kaşlarının altına sıkışmış kalmış gibi hissediyordu. Artık eskisi gibi sabah türkülerini dinlemek için radyoyu açmasını bile istemiyordu kendisinden. Radyoyu sadece ona açtırırdı. Başka kimsenin dokunmasına izin vermezdi. Dedesinin çok sevdiği türkü çıkınca “ Bizim türkümüz çalıyor !” diye sevinir sesi biraz daha açıp eşlik ederlerdi ezgiye:

Bin cefalar etsen almam üstüme 

Gayet şirin geldi dillerin dostum 

Varıp yad ellere meyil verirsen  

Kış ola bağlana yolların dostum

Dostum dostum dostum gelsene canım

Artık ne sabah türküleri doluyordu odaya ne çay ne de sıcak suda yumuşamış keçi peyniri kokusu... 

Okul için şehre yerleşmek zorunda kalınca köye sadece yazları gelebiliyordu. Bir yazın başında taş merdivenleri koşarak çıkıp dedesinin yattığı odaya girdi ama yatağında yoktu. Önce afalladı .”Nerede dedem?” diye sordu.  Halası mahcup fakat bahanesi bulunmuş bir gerekçeyle onu tavan arasına çıkardıklarını söyledi. Orası daha havadarmış, kendi istemiş de... Sıralayıp duruyordu en çok da bunlara inanmak onun ihtiyacıymış gibi. Tahta bir merdivenden çıkılıyordu tavan arasına. Kullanılmayan eşyaların bulunduğu bir yerdi burası. Bir kenara yığılmış öteberinin arasına yere yapılmış yatakta görünce dedesini atıldı üzerine. Onu bulmanın sevinci hem de bu halde bulmanın acısı karıştı hıçkırıklarına. Dedesinin nasırlı parmakları dolaştı saçlarında yine ama hiç konuşmuyordu. “kara kızım” bile dememişti. Kalın kaşları aralanmıştı, iyice çukura kaçmış gözlerinden akan yaşlar kırışık kavruk tenini ıslatmıştı.

Yaz boyu her gün dedesinin yanına çıkar, başını göğsüne dayar öylece onun hırıltılı nefesini, ara ara derinden gelen inlemelerini dinlerdi. Bazen eliyle işaret ettiği şişeden su verirdi ona.  Tek kelime konuşmadan bakışırlardı uzun uzun. 

Dönecekleri gün vedalaşmak için yanına çıktı. Ağaçtan topladığı son karadutları gösterdi ona. Tek tek eliyle yedirdi. Elleri yine boyanmıştı. İkisinin de gözleri doldu. Halası merdiven başında “ Hadi seni bekliyor annenler, geç kalıyorsunuz” diye seslenince dedesi kolundan kendisine doğru çekip kulağına bir şeyler fısıldadı. Üç ay sonra ilk kez ağzından kelimeler dökülmüştü sessiz ve tane tane. 

Ağlayarak ayrılmışlardı birbirinden. Arabaya binmeden halası “ Ne söyledi deden sana, ”diye sordu. Karadut ağacına baktı önce küçük kız. Sonra da halaya dönüp” Kimseye söylemeyeceğime söz verdim” dedi. 

Bu onu son görüşüydü.

devamını oku