emel akbaş emel akbaş

Mussolini: Faşizmin Soy Kütüğü

Son günlerde çokça konuşulan bir dizi var: Mussolini: Yüzyılın Oğlu. Dizinin günümüzle olan bağlantısını elbette görmezden gelmek mümkün değil. Her ne kadar İtalyan faşizmi kendine has özelliklere sahip olsa da bugün, faşist partilerin iktidarı zorlayacak kadar güçlenmesi tüm faşizm karşıtlarını endişelendirmeye başlamıştır. Açıkçası demokrasiler son derece kırılgandır. Bu nedenle de korunmaya muhtaçtır. Dizide de buna dikkat çeken bir sahne yer almakta ve bizzat Mussolini kameraya dönerek “Demokrasi güzeldir. Size onu yok etme imkânı bile verir” ifadesini kullanır. Trump’ın zaferi ve Elon Musk’ın siyasi yükselişiyle birlikte, bu dizinin öngörüsü, etkisi ve gücü daha da anlam kazanmıştır. Hatta bir sahnede Roma Selamı’nın anlamı ve faşizm sırasında nasıl kullanıldığı tartışılır; bu da Musk’ın son dönemdeki tartışmalı el hareketi bağlamında güncelliğini koruyan bir konudur.

Dizi, İtalyan faşizminin yükselişine ve 1919’dan 1925’e kadar iktidarını sağlamlaştırmasına odaklanır. Sekiz bölümlük dizinin en etkileyici taraf ünlü İtalyan aktör Luca Marinelli’nin performansıdır. Marinelli, sekiz saatlik dizinin neredeyse tamamında ekranda ve çoğu sahnede yakın çekimde doğrudan kameraya bakar. Bu olağanüstü bir oyunculuk gösterisidir. Fiziksel olarak Marinelli, bu rol için ciddi miktarda kilo almıştır. Sonuç olarak, Mussolini’ye olan benzerliği ürkütücü noktadadır. Dizide ayrıca izleyiciyi bekleyen bir sürpriz vardır: Mussolini’nin gazeteciliğinden ve konuşmalarından doğrudan alınmış kelimeler, hitabet ve iç monologlarla izleyici karşı karşıya kalmaktadır. Marinelli, Mussolini’nin konuşmalarındaki kesinliği ve karizmatik doğasını yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda dile getirdiği birçok kavramın acımasızlığını da gözler önüne sermektedir. Dizinin dikkat çeken bir diğer yanı ise diyaloglara sıklıkla barok küfürlerin eklemlenmiş olmasıdır. Marinelli, kaba saba bir demircinin oğlu olan Mussolini’yi ve onun ifade biçimlerini büyük bir keyifle canlandırmıştır. Keira Knightley'nin başrolünde oynadığı “Gurur ve Önyargı” filmiyle adını duyuran İngiliz film yapımcısı Joe Wright tarafından İtalyanca çekilen “Son Of The Century”, Mussolini özelinde faşizme oldukça güçlü bir eleştiri getirmektedir. Churchill'i efsaneleştiren “Darkest Hour” filmini de yöneten Wright'ın imzasını taşıyan dizinin çekimleri, Antonio Scurati’nin aynı adlı çok satan 800 sayfalık tarihî romanına dayanarak çekilmiştir. Scurati’nin Mussolini’ye yaklaşımı, tarihî belgelerden faydalanmakla birlikte, aynı zamanda deneyimli bir romancı olarak hikâyeyi anlatmadaki ustalığını da yansıtmaktadır.

Dizi, serinin ilk kitabına dayanarak çekilmiştir. Mussolini’nin 1919’da ilk faşist hareketi kurması ve sendika ile sosyalist hareketi bastırmak için Kara Gömlekliler adlı paramiliter grubu örgütlemesiyle başlar. 1922’de Mussolini’nin faşist ayaklanmayı yöneterek iktidara gelişini konu edinir ve 1925’te, Mussolini’nin diktatörlüğünü pekiştirmeye başladığı ünlü parlamento konuşmasıyla sona erer.

Senarist ekibi ve yönetmen, iç içe geçmiş bir dönem hikayesini oldukça başarılı bir şekilde toparlamış ve bu tarihi daha geniş bir kitleye ulaştırmak için başarılı bir iş çıkarmışlar. Beklenildiği gibi, geçmiş sık sık basitleştirilmiş ya da olaylar anlatıya uyacak şekilde değiştirilmiştir. Bu tür bir sadeleştirme, genellikle dönemin atmosferini canlandırmada etkili olurken, dönemin tarihçileri birçok sahnenin gerçek olaylardan saptığını da fark edebilir. Örneğin, dizide merkezi bir rol oynayan bazı isimler, Mussolini’yi anlamanın yolları olarak sembolik bir şekilde kullanılıyor. Bunların başında, Mussolini’nin sevgilisi, gazeteci ve yazar Margherita Sarfatti gelmektedir. Sarfatti, diktatör kültünün inşa edilmesinde ve yayılmasında önemli bir figürdü. Wright’ın dizisinde Sarfatti, bir tür politik danışman olarak resmediliyor; Mussolini’nin zor zamanlarında başvurduğu biri ve siyasi stratejisine ilham veren bir figür olarak anlatılır. Dizide Sarfatti’nin rolü abartılmış olsa da bu tercih, anlatımın netliğini artırmak ve keskin bir hikâye örgüsü oluşturmak amacıyla yapılmış gibi görünüyor.

Dizinin tonu, sürekli olarak karanlık atmosfer ile aşırı şiddet sahneleri arasında gidip gelirken zaman zaman komedi ve hiciv ögeleriyle dengelenmiş durumda. İzleyiciler, hangi sahnelerin sınırı aşıp aşmadığı ve şiddet ya da trajediyi nasıl ele aldığı konusunda kendi yorumlarını yapacaklardır. Özellikle 1922’deki Roma Yürüyüşü’nün oldukça komik bir şekilde işlendiği sahneler dikkat çeker. Wright ve senaristler, doğru bir tutumla, faşizmin şiddetini hikâyenin merkezine yerleştirmişler ve bu konuda nadiren geri adım atmışlardır.

Ancak nihai eleştiri, Mussolini’nin yükselişine izin veren ve onun kışkırtıcı dili ile taraftarlarının şiddetine göz yumanlara yöneltiliyor. Dizi, tek bir kelimeyle sona eriyor: “Sessizlik.” Hiçbir şey yapmayanlar, bu acımasız diktatörün yükselişini destekleyenler kadar suçludur.

1922’de başbakanlık görevini üstlenen Mussolini, tam 21 yıl boyunca iktidarı elinde tutmayı başarmıştır. Dizi daha çok Mussolini'nin Fasci Italiani hareketini kurmasına odaklanmıştır. Günümüzle olan tüm benzerlikleriyle sizi şaşırtabilir. Luca Marinelli'nin muhteşem bir şekilde canlandırdığı Mussolini ile ilk karşılaştığımızda, popülist bir gazetenin karizmatik 35 yaşındaki editörüdür. “Ben bir hayvan gibiyim” diye övünür, “gelecek zamanları koklayabiliyorum.”

İlk bölümlerde onun, iktidardaki seçkinlere karşı duyulan kızgınlıkları nasıl körüklediğini ve haydutlarını kullanarak siyasi muhalefeti nasıl sindirip öldürttüğünü görürüz. Kasıtlı olarak kaos, korku ve nefreti körüklüyor ki faşizmi çözüm olarak sunabilsin. Bu süreçte yalan söyler, müttefiklerini satar ve işine yararsa politikalarını bile anında değiştirir. Daima bir şeyler yaparak halkın hayal gücünü besler. Ona göre tek öğreti eylemliliktir.

Özel hayatında da idealist biri değildir. Ev işlerinden son derece sıkılan Duce, karısı Rachele'i ve çocuklarını ihmal eder ancak metresi, kültürlü Yahudi sosyetik Margherita Sarfatti için zaman ayırır; Margherita ona “vahşi” diye hitap etmektedir. Dizide bir sahnede duygusal bir çıkmazda iken tamamen hayvani güdülerle genç bir çalışan hanıma odasına çekip onunla sert bir şekilde birlikte oluyor. Ne de olsa faşizm ön sevişmeyi sevmez. Dizi, belki de zorunluluktan dolayı, her şeyi radikal bir şekilde basitleştirmiş görünmektedir. Sosyal sınıf, Mussolini'nin siyasi düşmanları veya karmaşık olaylar gibi konuları ele almaktan kaçınmıştır. Dizinin Il Duce'si, bize doğrudan “Richard III” gibi ya da daha doğrusu “House of Cards” taki Kevin Spacey'nin Frank Underwood'u gibi cani bir diktatör değil, kurnaz bir popüler kültür kötü adamı gibi konuşuyor. Olayları onun bakış açısından görürüz. Mussolini, akıl yerine duyguyu önemsiyordu ve dizi, sanki onun ateşli bir rüyasıymış gibi gelişmektedir. Kendisi de biraz kibirli olan Wright, tarzı ve cüretkarlığıyla bizi etkilemeye çalışır, hatta arada Donald Trump'a utanç verici derecede açık bir gönderme bile yapar.

Dürüst olmak gerekirse, Wright'ın gösterişli yaklaşımı Mussolini'nin gösterişli karakterine gerçekten uyuyor. Ve “Yüzyılın Oğlu”nun sizi sürükleyip diktatörlüklerin nasıl ortaya çıktığı üzerine düşündürdüğü de inkâr edilemez. Marinelli'nin manyetik, şekil değiştiren performansı da buna katkıda bulunur. Bize sadece eski haber filmlerinden tanıdığımız absürt, çenesi çıkık zorba değil; aynı zamanda milyonlarca insanın ona inanmasını sağlayacak kadar kurnaz, bazen de büyüleyici bir politikacı olduğunu söyler, en azından bir süreliğine. Mussolini'nin bu karizmatik kişiliğinin sonu elbette bir fecaat ile sonlanır. 1945’te cesedi Milano'daki bir benzin istasyonunun çatısından baş aşağı asılmıştır. “Yüzyılın Oğlu”nda kötü adam kazanıyor ve Il Duce'nin bu diziyi gerçekten beğendiğini hayal edebiliyorum

devamını oku