Zaman dediğin şey, şehrin yeraltında akan bir tren gibi. İstasyona uğruyor, duruyor sonra bir anda kapılarını kapatıp gidiyor. Sen daha biletini bulamadan, tren çoktan uzaklaşmış oluyor. Arkasından bakakalıyorsun; yetişmek istiyorsun ama rayların üstüne düşmüş gölgen bile senden hızlı koşuyor.
Dakikalar, cebinden çalınmış bozuk paralar gibi. Önce önemsemiyorsun, ama günün sonunda kasanda koca bir eksik kalıyor. Hadi diyorsun biriktireyim, olmuyor. Zamanın bir kumbara gibi kapağı yok, para gibi değerini saklayamıyorsun. Elinde kalan tek şey, eriyen saniyelerin paslı sesi.
Hadi kaybolan şu zamanı bulmaya çalışalım. Nasıl bulacağız ? Polise mi gideceğiz? İhbar mı edeceğiz? Ama zamanın kayıp masası yok ki. Onu bir boş duvara asıp ilana koyamazsın.
Kayıp Aranıyor : Zaman
Bi’ saniye. Belki de zaman kaybolan değil, bizden çalandır. Zaman belki de bir hırsızdır. Sessiz, görünmez, dokunulmaz ama varlığını her an nefesimizde hissettiğimiz sinsi bir hırsız. Ne kapı kırar ne pencere. Gizlice girer hayatına, gözlerinin içine baka baka, en değerli anlarını cebine indirir. Çaldığını da yerine getirmez. Üstüne bir de suratına çarpar. “ Al sana aynadaki çizgiler, al sana göz altındaki karanlık gölgeler, al sana bitmeyen “ keşkeler “ …
Zaman kaybı, dediğimiz şey aslında “ömür kaybı”. Böyle içten içe kanarsın da nasıl kanadığını anlamazsın ya…Usul usul kan kaybedersin. Ne bir çığlık duyulur, ne bir iz kalır. Sadece rengine bakarsın aynada; soluk… biraz daha soluk.
İşin ironisi ne biliyor musun? Kaybolan zamanı ararken yine zaman kaybediyoruz. Biraz daha kan. Ama işte… kimin umurunda? Yelkovan çoktan diğer tarafa geçti bile. Ve sen hala, kayıp zamanın ilanını asacak duvar arıyorsun.