nadide utku nadide utku

Dere Kenarı (Oda Sakini)

Oda sakini ne zaman içine sığamasa arabasına sığardı. Sekiz oturumdan oluşacak bir seminer teklifi almıştı. Yıllarını araştırmakla geçirdiği iktisat tarihi ile ilgili bir seminer serisi… Katılımcılar büyük şirketlerin CEO’ları -bu sözcükten de hiç hoşlanmazdı, dilimizde bir karşılığı yok muydu- üst düzey yöneticiler, finans uzmanlarıydı. Kabul ederse iyi de bir gelir elde edecekti. Birçok seminer vermişti, böyle etkinlikler hoşuna da giderdi. Bu sefer kabul edip etmeme konusunda ikircikliydi. 

Karşısına çıkan ilk ara yoldan sağa saptı. Yol yine asfalttı; bu, yukarılarda yerleşim yerlerinin olduğuna işaretti. Bu sefer müziği Paganini… Neden onun şeytanın kemancısı olduğunu düşünüyorlardı ki? Dinlediği en iyi keman virtüözüydü. 

Biraz ilerledikten sonra yolun içlerinde yemyeşil bir ağaç dizisi gördü, büyük olasılık burada bir dere vardı. Dereyi görme hevesine kapıldı, o yana sapan bir toprak yol görünce yüzü gülümsedi. Birkaç dakika sonra derenin kenarındaydı. Eylül gelmişti ama hava sıcaktı, arabasını koca bir çınarın gölgesine park etti.

Dereyi henüz görmese de şırıltısını duyabiliyordu. Sese doğru sakin sakin yürüdü. Derenin kenarında oturabileceği bir taş bulup suyun akışını seyre daldı. Derenin eni iki metre bile yoktu ama öyle coşkulu akıyordu ki, yosun tutmuş taşlara, taşlara takılıp kalmış ve rengi siyaha dönmüş çürük ağaç dallarına dokuna dokuna gidiyordu. Hava tertemizdi, suyun seni ne güzeldi. Rantlar, artı değerler, ortak pazarlar yok olmuştu…

Sonra bakışlarını derenin yukarısına çevirdi, görüntü daha bir coşkuluydu. Aşağı kısma baktı, akıp gidiyordu. Kalktı, yukarı doğru yürümeye başladı. Bir ıslık sesi oda sakini daldığı dünyadan çıkardı. Derenin karşı tarafında toprağa oturmuş, çıplak ayaklarını da suya batırmış bir adam vardı. Oda sakinini görünce:

-Gel hele gel, dedi.

Oda sakini adama baktı, anlamaya çalıştı. Niye çağırıyordu ki? Bir şey yapmasına gerek kalmadan adam:

-Dur, sende ayakkabı, çorap ben geleyim, dedi.

Eliyle topraktan destek alarak yavaşça kalktı. Oda sakini adamın yaşını tam kestiremedi ama yetmişine yakındı. Adam paçaları katlanmış, griye çalan bir pantolon giymiş, beline birkaç gözden oluşan önlük bağlamıştı. Plastik terliklerini giydi ve bir iki adım sonra oda sakinini yanındaydı. 

-Selamün aleyküm.

-Aleyküm selam.

Tokalaştılar; oda sakini, adamın elindeki nasırları hisseti. Adamın gözlerinde sisli bir perde vardı. Yaşlılıktan belki, belki katarakt… Perdenin arkasından da olsa gözündeki ışığı görebiliyordu. 

-Gel boyacı, gel şuraya oturalım. İki laf ederiz.

Boyacı mı? Oda sakini farkında bile değildi ama evden resim yaparken giydiği boyalı tişörtle çıkmıştı. Somun ekmek derdindeki adama soyut resim yapıyorum, diyemedi. Boyacı olmayı kabullendi.

Adam, oda sakinini beklemeden oturuverdi, yine terliklerini çıkarıp kenara koydu, ayaklarını da suya… 

-Gel gel, sen de suya daldır ayaklarını, su şifadır.

Oda sakini uysal bir çocuk gibi ayakkabısını, çoraplarını çıkardı, taş falan yoktu, toprağa oturdu. İki çift çıplak ayak dere suyunda, bir süre konuşmadan durdular, zaten oda sakini neredeyse hiç konuşmamıştı.

-Bugün boya işi yoktu anlaşılan.

-Yoktu.

-Biz pazardaydık. Bugün işler iyiydi. 

Sonra birden dikleşti, önlüğüne baktı:

-Birinci gözü beşlik, onluklara ayırdım; ikinci yirmilik, elliliklerin; üçüncü yüzlük, iki yüzlüklerin. Allah dördüncü gözden korusun, dedi.

Oda sakini enflasyon, dedi, devalüasyon dedi, içinden dedi.

-Geçen hafta kötüydü, üçüncü göze pek bir şey düşmedi ama bu hafta bereket… Akşam üstü de kalanların fiyatını bir indirdim, kapış kapış… Sen de bilirsin akşam pazarını. Fakiri fukarası akşam çıkar pazara.

Oda sakini pazara toplasa üç beş kere çıkmamıştı. Eve ne gerekiyorsa gidip marketten alırdı. Hatta artık online alışveriş yaygınlaşınca eve sipariş daha kolay geliyordu. Akşam pazarının ucuz olduğunu da bilmiyordu. Bilir gibi yaptı.

-Bilmez miyim, dedi.

Pazarcı, konuştuğunu dinleyecek adam arıyordu, oda sakinin ne dediğiyle pek de ilgilenmiyordu.

-Benim oğlan, oğlan dediysem yaşı elli, mantar toplamaya gitti, onu bekliyorum. Torun da üniversitede, el ele verdik okusun diye uğraşıyoruz. Şimdi de akıllı telefon mu ne varmış, onu istiyor. Akıllı telefon mu olur, akıl dediğin insanda olur. Bilemedim, aklım ermedi.

Oda sakinin bu sıcacık, çelişik konuşmaya gülümsemeden edemedi. Telefonun akıllısı ne ki, bir de yapay zeka var, ellerimizle sonumuzu hazırlıyoruz belki, dedi. Yine içinden dedi. 

Adam:

-Bu parayı icat edenin diyorum bazen, ya parayı kim bulmuş? 

Sorusunu yine kendi yanıtladı:

-Senin benim gibiler nerden bilsin, benim toruna sorayım o bilir, dedi ve birden ayaklanmaya başladı.

-Sen burada azıcık dur hele.

Derenin karşısına geçti, ağaçların arkasında bir kamyonet vardı. Pazarcı kamyonetin yanına gitti, kasasından bir şeyler aldı, geri döndü. Oda sakini, derenin yanına gelene kadar adamın elindekilerin ne olduğunu anlayamadı. İncir yaprağını tabak yapmış, içine de beş altı siyah incir koymuştu. 

Yaşlı adam dereyi geçerken oda sakinin aklından da “üretici ve ürün” sözcükleri geçti. Üretici, ürün… içi sıkıldı. 

-Ye, ye çekinme, doğal bunlar. Hiç ilaç yok.

Oda sakini kendini doğala, doğaya yabancı bile değil basbayağı yaban hissetti. Üretici ve ürün değil, dedi; insan ve incir… bu sefer de içinden dedi. 

-Az işim var, geliyorum.

Pazarcı:

-Gör işini gör, rahat rahat yersin.

Oda sakinin görünmeyeceği bir ağacın arkasına geçti. Cebinden telefonunu çıkardı, internet yoktu, yine de yazdı. Nasıl olsa çeken bir yerde iletisi giderdi. “Yoğunluğum nedeniyle seminer teklifinizi kabul edemeyeceğim, iyi çalışmalar…”

Canı bu çarkın dişlisine yağ sürmek istemedi, canı incir yemek istedi. 

Hafiflemişti, incirler de pek güzeldi. 

-Baba.

-Burdayım.

Pazarcının oğlu bayırdan aşağı ağaç dallarına tutuna tutuna iniyordu, bir elinde de yarısına kadar dolu beyaz bir torba vardı.

-Epeyce toplamışsın.

-Mevsimi baba.

Oğul, oda sakinine dönüp:

-Merhaba, dedi.

-Merhaba.

-Oğlum, git arabadan poşet getir.

Sorusuz, sorgusuz poşet geliverdi.

Pazarcı oda sakinine dönüp:

-Kaç çocuk var, dedi.

-Bir.

-Ya, çocuk evin bereketidir, niye birde kaldın boyacı. Gerçi sen de haklısın, geçim zor…

Poşete mantarları koydu, çocuk çok olsa daha çok koyacaktı. 

-Afiyetle yiyin.

-Sağ ol abi.

-Bize müsaade, işin rast gitsin boyacı.

Baba oğul kamyonetlerine yürüdüler. Oda sakini elinde bir poşet mantarla çamurlu ayaklarıyla dere kenarında kalıvermişti. Ağaçların arkasına giderken ayakkabılarını bile giymemişti. Poşeti kenara koydu, derede ayaklarını yıkadı, çoraplarıyla kurulayıp ayakkabılarını çorapsız giydi. Arabasına bindiğinde yanındaki koltuğa koyduğu poşete baktı. Elinden gelse dünyadaki bütün dillerden “değer” sözcüğünün önündeki “artı”yı silerdi. 

Arabayı çalıştırdı, akşam yemekte mantar vardı…

 

 


devamını oku