şener aksu şener aksu

Kibir ve Edebiyatçılar

Edebiyat ortamlarında söz dolanır durur  sonunda herhangi birinin kibrini bulur. Kibir, neredeyse edebiyat dedikodularının merkezidir. Neden böyledir? Neden kibirle edebiyat yan yana gelmektedir? Yetiştiğim koşullarda “kibir” erdemsizliğin simgesidir. Üstelik ben edebiyata yürekten bağlı olanlardanım. Bu nedenle, kibrin edebiyatçılarla anılması benim için çok can sıkıcıdır. Bana kalsa kibri edebiyattan acilen sürgüne gönderirdim. Buna gücümün yetmeyeceğini biliyorum, kibri ve edebiyatçıları anladıkça bu olasılığı da görmüyorum. 

Duygularımızı apaçık kavramlara taşıması çabasıyla bilinen ve Hollanda’daki evini ziyaret edecek kadar ilgi duyduğum Spinoza; (1632-1676) Etica adlı eserinin dördüncü bölümünde; yani “İnsanın Esareti ya da Duyguların Kuvveti” (Çiğdem Dürüşken çevirisi, Alfa yayınları.) bölümünde kibri tanımlar. 55.önermede, “Aşırı derecede kibir, aşırı derecede kendini aşağılama, aşırı derecede kendini bilmemedir.” Der. 56 ve 57. Önerme de kibirle ilgilidir. 

 Spinoza şairleri sever, sanatçılara yakındır, bir ressamın evinde yaşamıştır mesela… Ülkemizde de pek çok şair Spinoza’yı sever. Öte yandan matematikçiler de sever çünkü kendisinin belirlemesiyle felsefesini “geometrik bir kesinlikle” yapmaktadır.  Felsefesine kullanacağı kavramları açıkladığı tanıtlar bölümüyle başlayan Spinoza, önermeler ve önermelerin kanıtlamalarıyla akıl yürütmesini sürdürür. Yer yer notlara da yer verir. Bir önceki söylediğine bağlı olmayan hiçbir şeyi söylememeye özen gösterir. Yani elinden geldiğince güvenilir konuşur diyebilirim. 

Kibri kendini bilmemek olarak belirledikten sonra, aşırı kibri de kendini aşırı bilmemek olarak belirlemiştir. Ona göre insanın zihni ne kadar açık fikirle dolarsa, yani bir şey hakkında ne kadar bilir ve anlarsa o kadar etkin olur. Spinoza Erdemi de varlığın bir parçası olarak kendi varlığını koruma ve gerçekleştirme olarak gördüğünden, Ona göre; ne kadar açık fikirlere sahip olursak o kadar kendimiz oluruz ve o kadar kendimizi gerçekleştirebiliriz. Bu durumda kibir, kendimiz hakkında açık fikirlere sahip olmamamızdan kaynaklanan bir sorundur. Kendimiz hakkında açık fikirlere sahip olmamak, aklın yasalarına göre kendimizi anlamamış olmak, kendimiz hakkında yanılgıya yol açar. Böylece ya kendimizi, hak etmediğimiz biçimde aşağılarız yahut kendimizi hak etmediğimiz şekilde yüceltiriz. Elbette Spinoza’ya göre başkalarının bizim yaptığımız şeyi onaması bizim sevincimizi artırır. Dolayısıyla kendimizi hak etmediğimiz biçimde yüceltmemizde, başkalarının da bizi yüceltmesinin payı vardır ve bu pay arttıkça kendimizi doğru algılamamız da giderek zorlaşır. 

Edebiyatçılar örneğinde tartışırsak; örneğin bir şair, kendi hakkında apaçık fikirlere sahip değilse kendini doğru algılayamayacak, doğru değerlendiremeyecektir. Ya kendini olduğundan daha az görüp aşağılayacak ya da kendini olduğundan daha fazla önemseyecek ve yüceltecektir. Her iki durumunda yaşamda karşılığı yoktur; abartılıdır yani tartısı bozuktur güvenilmez. Yine Spinoza’cı bir bakışla diyebilirim ki sanatçının kibirli olmaya eğilimi, kendini aşağılamaya eğiliminden daha fazladır. Bunun ana nedeni başkalarının da örneğin şairler hakkında apaçık fikirleri olmadığı için, onları yüceltmeye eğilimli olmalarıdır. Ancak kişisel gözlemlerimle diyebilirim ki; kendini aşağılamayla kibir birbirine dönüşebilmektedir. Özellikle kendini aşağılama, herhangi bir şairin yarışma kazanması yahut kitap bastırması, ne bileyim bir dergide şiirinin yayınlanması halinde kolaylıkla kibre dönüşecektir. Bu ölçüsüzlük sarkacıdır, hangi yönde olduğu önemsizdir, dengede değildir. Kendini aşağılamaya göre kibir daha zor düzeltilebilecek kusurdur, çünkü insanın kendisiyle ilgili sevinç duymasına neden olur ve sevinç, insanın zihninin etkinliğini artırdığı için kendini gerçekleştirmesine katkıda bulunur. Bu yüzden insan kibrinin zararını görmekte zorlanır. Bunun bir ruhsal açmaz olduğu ortadadır. 

Spinoza da zaten bir sonraki önermesinde (İnsanın Esareti ya da Duyguların Kuvveti, 56. Önerme) “aşırı kibri ve aşırı derecede kendini aşağılamayı, aşırı derecede ruhsal acizlik” olarak belirleyecektir. Ona göre bu insanlar aklın kılavuzluğunda hareket etmeyen insanlardır; bunlar daha çok duygulara bağlı yaşayan insanlardır. Oysa Spinoza’ya göre erdem, aklın kılavuzluğunda insanın kendini korumasıdır. Dolayısıyla aklın kılavuzluğunda hareket etmeyen insan ne kendini bilecektir ne de erdemi. Yani Ona göre kibirli insan erdemli olamaz. Üstelik duygulara bağımlı olmakla, duyguların kaynağının da dışarıda olmasıyla ruhsal acizlik içinde yaşayacaktır. Kibir kaçınılmaz olarak övgüye gereksinim duyar ve yine kaçınılmaz olarak kıskançlık üretir. 

Bu bakış açısını şairler örneğiyle açıklayacak olursak; şair eğer duygulara bağlı yaşıyorsa, aklın kılavuzluğunda kendini anlama ve korumaya yani erdeme uzak kalacaktır. Kendini bilemeyecektir ve kendi hakkında doğru bir belirleme yapamayacaktır. Üstelik duygulara bağımlı olan şair, duyguların kaynağının da dışarıda olmasıyla yani başkalarından kaynaklanıyor olmasıyla bir acizlik içindedir. Eğer kendini tanımıyorsa ve kendi doğasından fazla kendini yüceltiyorsa, yani kibirliyse bu kibrin sürmesi için başkalarına bağımlıdır. Dolayısıyla hep başkaları tarafından övülmek ister, alkışlanmak ister… Bir başkası eğer övülür yahut örneğin yarışmada ödüle sahip olursa kıskançlığından ne yapacağını şaşırır. Dolayısıyla ruhsal acizlik ve açmaz içindedir. 

Spinoza da buna değinir. Etica’nın aynı bölümünün 57. Önermesinde “Kibirli insan asalakların ve dalkavukların varlığından hoşlanır, asil ruhların varlığındansa nefret eder.” der. Kibir, insanın kendine hak etmediğinden fazla değer vermesinden kaynaklanan sevinç olduğundan, kibirli insan da bu sevinci sürdürmek istediğinden, bu kibri desteklemeleri için var gücüyle çabalayacaktır. Dolayısıyla kendi değerini apaçık görüp söyleyenlerden nefret edecek ama dalkavuklar ve asalakların yanında bulunmaktan hoşlanacaktır. Kibir, insanın kendi hakkındaki eksik ya da yanlış izleniminden doğduğu için, bu izlenimin başkalarının gözünde de görmek ve onu sürdürmek için göstereceği çaba şaşırtıcı bir çabadır. Bu çaba giderek, kibirli insanın eksik ya da yetersiz kavrayışa sahip bir insan olmaktan çıkıp, saplantılı biçimde, Spinoza’nın belirlemesiyle söylüyorum “deli” bir adama dönüşmesine de yol açabilir. Bu ruhsal bozulma kibrin dışsal kaynağının azalma durumunda kolaylıkla kendini aşağılamaya dönüşmesini de beraber getirir. Spinoza’ya göre bu yüzden kendini aşağı gören yahut kibirli olan insan, hep başkalarıyla ilgilenir, onların eksiklikleri ve hatalarını ortaya çıkarmaya çalışır. Yani bir bakıma dedikoduya bayılır…

Bu belirlemeler biraz ağır olsa da şair örneğinde tartışmaya değer. Sadece şair değil elbette edebiyatçı demem daha doğru olacaktır. Eğer bir edebiyatçı, kendisi hakkında, kendi değerine uygun şeyler söyleyenlerle karşılaşırsa orada durmayacak, durmak istemeyecektir. Kendini övenlerin olduğu yere gidecektir. Kendini gerçekten övenler olmasa bile mutlaka bir çıkarla övecekler vardır. Asalaklar bu durumdan yararlanmayı bilirler. Dalkavuklar da… Edebiyatçı eğer kibirliyse bunu sürdürmek için elinden geleni yapacak, dalkavuklar yahut asalakların övgülerine muhtaç olacaktır. Onların sahte övgülerinin farkında olmayacaktır hatta olsa bile umursamayacaktır. Kendi hakkındaki yanılsamalı yüceltmesinden duyduğu sevinci sürdürebilmek için; dalkavukları ve asalakları besler… 

Burada Hegel’e de gönderme yapmam gerekir. Hegel’in “köle/efendi” diyalektiğini bilenler anımsar, öz olan, özgür olan, özbilincinde olan efendi, başka bir özbilincin kendini tanımadığı sürece kendinden emin olamaz. Kölelerin kendi efendiliğini tanımış olmaları, efendinin kendinden emin olmasını sağlayamaz. Çünkü onlar özgür değildirler, köledirler. Dolayısıyla bir özün, özgür olan bir özbilincin onayına ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden, efendiler kendileri gibi efendilere, yani özbilinç sahibi olanlara kendilerinin özbilinç sahibi olduğunu, özgür olduğunu kabul etmeleri için meydan okurlar. Ama diğeri de aynı meydan okumayı sürdürdüğünden çatışma kaçınılmaz olur. Bu çatışma birinin diğerinin özgürlüğünü ya da başka bir deyişle efendiliğini kabul edene kadar sürer çünkü sonunda ölüm vardır ve ölüm yerine karşısındakinin efendiliği kabul edilir. Ama işte burada bir açmaz ortaya çıkar; ölümden korkup karşısındakini efendi olarak gören artık bir köleye dönüşmüştür ve onun efendinin öz olduğunu, özgür olduğunu, özbilinç sahibi olduğunu onamasının anlamı yoktur. Dolayısıyla efendiye de huzur yoktur. 

Bu gönderme bağlamında diyebilirim ki edebiyatçılar da efendiler gibi kendilerini özbilinç sahibi; özgür ve sanatsal yaratıcı olarak görürler. Ancak özbilinç sahibi oldukları, özgür oldukları, özne oldukları ve elbette sanatsal yaratıcı oldukları başkaları tarafından tanınmadıkça bundan emin olamazlar. Dalkavuklar,  asalaklar, yakın çevresi ya da akrabalarının onaması yeterli olmayacaktır. Dalkavuklar ve asalaklar özbilinç sahibi değildirler, özne ve özgür değildirler ya da sanatsal yaratıcı olarak kabul görmüş değildirler. Akrabaları ve kendini sevenler de kendinin devamı gibidirler, kendinden ayrı birer özne olarak kabul edilemezler. Dolayasıyla edebiyatçının yaratıcılığını, özbilinç sahibi oluşunu tanımaları nedeniyle kendinden emin olamaz. Başkalarının edebiyatçı olarak gördüklerinin kendisini edebiyatçı olarak görmelerine ihtiyaç duyar. Ancak yaratıcılık rekabet alanıdır ve bir edebiyatçı kendi dengi birini övmeye eğilimli değildir. Onu överse kendine yönelik beğenileri ona yöneltmiş olacaktır, bu yüzden övgüden kaçınır. Ancak özel durumlarda  yani edebiyat ortamlarında karşı karşıya gelinince sahte bir övme ritüeli başlar. Ne var ki bunun sahte olduğunu herkes bilir. Kulislerdeki fısıltılar bunun kanıtıdır. Dolayısıyla asla bir edebiyatçı tam olarak yaratıcılığından emin olamaz. Bu yüzden kendi hakkında bulanık fikirlere sahiptir. Dolayısıyla edebiyatçıya kibir ayna kadar yakındır.  

Bu kabul görme ya da tanınma arzusu yarışma düzenleme ve katılma arzusunu da kamçılar. Dergi çıkarmaya çabalamaların altında da bu yatar. Hatta rica minnet edebiyatçılığı hakkında yazılar yazılmasını istemenin de... Yaratıcı olarak, özbilinç sahibi biri olarak tanınma arzusunun en masum hali genç edebiyatçılarda görülür. Her yazdıkları metni, usta sayılan tanınmış bilinen edebiyatçılara götürme isteği içindedirler. Genç yazarlar edebiyatçıların kendi yaratıcılığının tanınmasını ümit ederler. Hatta övülmeyi hayal ederler… Eğer erken yaşta gereğinden fazla övülürlerse kendileri hakkındaki ölçüleri bozulur. Kendilerini abartılı biçimde yüceltirler ve kibirli bir kişilik geliştirirler. Bu durum yaratıcılıklarına ket vurur, üretmek yerine edebiyat çevreleriyle ilişki içinde tanınmaya ağırlık verirler. Dolayasıyla erken yaşta övgü kibrin kaynaklarından biri gibi görünmektedir. 

Demek ki kibir, insanın kendi hakkında hak ettiğinden daha fazla değer vermesiyle oluşan yanılsamalı bir sevinçtir. Elbette insan kendisiyle ilgili düşündüğünde sevinç duymayı ister. Zaten sevinç insanın etkinliğini artıracak, yaratıcılığını destekleyecektir. Ancak bu sevinç eğer akıl ölçüsüyle olursa o zaman hak edilmiş bir sevinç olur. Hak edilmiş bir sevinç ise insanın kendi hakkında apaçık bilgiye sahip olmasına, yani kendini anlamasına dayanır. İnsan kendini ancak aklın kılavuzluğuyla anlayabilir. Bu da zaten Spinoza’ya göre erdemdir. Bu kendinden memnun olma halidir. Yüce gönüllülük üretir, yani başkalarının da kendi olmasından sevinç duyar. Oysa kibirli insan, hele kibri saplantı haline getirmişse, başkalarının kendi olma halinden, yani kendini gerçekleştirme halinden nefret eder ve keder duyar. 

Aslında kibir sadece edebiyatçılara ait bir bozukluk değildir, her insan için geçerlidir. Ancak edebiyatta bu kadar fazla olmasının bir nedeni olsa gerekir. Bu neden de edebiyatçıya verilen toplumsal değerdir. Toplumların kültüründe de yanılsamalı değerler oluşabilir; edebiyatçılığı hak ettiğinden daha fazla yücelten kültürler olduğu gibi aşağılayan kültürler de vardır. Ancak bu değerler edebiyatı insanın bilinç koşulları bağlamında almaz da “esin” ya da eski deyişle “ilham” bağlamıyla ilişkilendirir. Dolayısıyla her insanda olmayan özel bir hal olarak görüldüğü için yazarlık, kimi zaman üstün insan vasfı olarak da değerlendirilir. Dolayısıyla edebiyatçılar da ne ürettiğinden bağımsız olarak övülmektedir. Böyle toplumlarda kibir edebiyatçılara fular gibi sarılı verir. Fular örneğini özellikle veriyorum çünkü kendini “edebiyatçı” olarak değerlendiren ve kendiyle ilgili yanılsamalı bir yüceltmeye sahip olan erkek sanatçıların biçimsel görüntüsü son zamanlarda fulardır. Kadın sanatçılarda da fular vardır ama geleneksel olarak kadınların fuları bir aksesuar olarak kullanmalarından dolayı, fularla yanılsama arasında bir ilişki kurmak onlar için zordur. Belki onlar için farklı giysilerden söz etmek gerekir. Kibirle biçim arasındaki ilişki çok ayrıntılı incelenmeye muhtaçtır. Belki başka bir yazının konusu olabilir. 

Son sözle diyebilirim ki, şiir, öykü, roman ve tiyatro gibi alanlarda üretim yapan edebiyatçıların, kendini gerçekleştirmeye yönelik bu çabaları, kendinden memnun olmak için yeterli bir nedendir. Başkalarının övgülerinden bağımsız olarak sadece bir eseri tamamlamak kendinden memnun olmak için yeterlidir. Başkalarının beğenmesiyse başka bir süreçtir. Öte yandan bir insan yazmadan duramıyorsa yazmalıdır ve bu onun doğasıdır. Ama bazıları da koşmadan duramaz o da koşmalıdır. Hiçbir insan etkinliği yekdiğerinden üstün olamaz, dolayısıyla koşan koşunca kendini gerçekleştirecektir ve değerlidir, yazan da yazdığı için kendini gerçekleştirecektir ve değerlidir. Kibir kendine ve etkinliklerine aklın kılavuzluğuyla değil de duygularla bağlanmaktan kaynaklanan bir yanılsamadır. Edebiyatçıların bu yanılsamayla kendilerini algılamaları pek olasıdır. Bu olasılığın azalması için edebiyatçılarımızın felsefeyle yakınlıklarını artırmaları gerekir çünkü felsefe,  zihindeki apaçık fikirleri çoğaltır ve dupduru bir görü oluşturur. Yani yanılsamadan korur. 


devamını oku