uğur ünver uğur ünver

Kökü Sökülenler

Deniz o gün griydi; sanki ne kalmaya ne gitmeye razıydı. Gemi ağır ağır ilerlerken güvertedeki insanlar susuyordu. Suskunluk, onların yeni dili olmuştu. Eski kelimeler arkada kalmış, yenileri ağızlarında eğreti duruyordu.

Ali, güverteye vurduğu ayaklarını durdurup babasına seslendi:

“Baba… ne vakit varırız?”

Tayyip, gözünü ufuktan ayırmadan cevap verdi:

“Varırız be oğlum… varırız da… nere, bilmeyiriz daha.”

Türkçesi kırık döküktü; kelimeler yuvarlanmıyor, takılıyordu.

Pembe, kucağındaki Şaziye’yi sardı.

“Üşüdü bu kız… bak hele titriyor,” dedi.

Ali hemen araya girdi:

“Ben de üşüdüm ana…”

Pembe iç çekti:

“Biz içten üşüdük be Ali… içten.”

Tayyip birden arkasını döndü:

“Bakmayın geri! Yok oldu oralar! Bitti!”

Ama herkes baktı. Çünkü insan, en çok koparıldığı yere döner.

İstanbul’a vardıklarında kalabalık onları içine çekti. Gürültü, telaş, anlaşılmayan sözler… Bir otele yerleştirildiler. Duvarlar nemliydi, odalar dardı.

Gece, çocuklar uyuduğunda Pembe yavaşça konuştu:

“Burası ev değil Tayyip…”

Tayyip başını duvara yasladı:

“Ev kalmadı Pembe… nerde dururuz, orası.”

Sabaha karşı, dar odada bir bebek ağladı.

“Adı ne ola?” diye sordu yaşlı kadın.

Pembe gözlerini kapadı:

“Münevver… ışık olsun. Biz göremedik, o görsün.”

İstanbul’da tutunamadılar. Bir sabah Tayyip karar verdi:

“Balıkesir’e gidecez… ada var, toprak var.”

Pembe sordu:

“Orada hayat var mı?”

Tayyip sustu, sonra yavaşça:

“Toprak varsa… hayat olur.”

Adaya vardıklarında rüzgâr sertti. Tayyip bir bahçede iş buldu. Toprakla konuşur gibi çalışıyordu.

Ali yanına yaklaştı:

“Baba, ne ediyorsun?”

Tayyip toprağı gösterdi:

“Toprak iyi… toprak unutmaz.”

Ama kendisi unutmaya başlamıştı.

Bir akşam Pembe’ye döndü:

“Ev orda… görüyor musun?”

Pembe ürperdi:

“Orda bi şey yok…”

Tayyip başını salladı:

“Var… ağaç… annem kapıda bekler.”

O günden sonra cümleleri daha da dağıldı, aklı daha da uzaklaştı.

Hastalık ilerledi. Şeker onu zayıflattı, hatıralar parça parça geri geldi.

Ali bir gün elini tuttu:

“Baba, ben Ali’yim…”

Tayyip baktı, gözleri doldu ama tanımadı:

“Ali… bizim köyde vardı bi Ali…”

Sonunda Pembe karar verdi:

“İzmir’e gidecez. Burda da tutunamadık.”

Ali sordu:

“Baba ne olacak?”

Pembe gözlerini kaçırdı:

“Baban… hastanede kalacak.”

Basmane’de hayat yeniden başladı. Ama bu hayat, yorgun bir devamlılıktı.

Pembe tütün fabrikasında çalıştı. Sonra çocuklar da. Münevver büyüdü; küçük yaşta sırtına yük aldı.

Sabahları, ayağında nalınlarla tren raylarının kenarından yürürdü. Saatler sürerdi yolu. Rayların demiri güneşte ısınır, nalınların sesi yankılanırdı.

Bir gün Şaziye seslendi:

“Münevver, yorulursun be kız!”

Münevver gülümserdi:

“Yorulmazsak nasıl doyarız?”

Tütün fabrikasında Girit’ten gelen Fuat’la tanıştı. O da göçmendi, o da eksikti.

Fuat bir gün utana sıkıla sordu:

“Sen… çok yürüyorsun her gün. Yorulmayır mısın?”

Münevver omuz silkti:

“Yorulmak bizim işimiz.”

Zamanla konuşmaları çoğaldı. Aynı dili tam konuşamasalar da aynı acıyı anlıyorlardı.

Evlendiler.

Beş kızları oldu.

Yoklukla büyüdüler. Açlıkla, eksikle, ama birbirine tutunarak.

Münevver kızlarına derdi ki:

“Okuyun… bizim gibi olmayın.”

Ama hayat çoğu zaman söz dinlemezdi.

Yine de hepsini büyüttü, evlendirdi. Her birini uğurlarken içinde biraz daha eksildi.

Yıllar geçti.

Münevver yaşlandı.

Önce bazı kelimeleri unuttu. Sonra günleri. Sonra insanları.

Bir gün kızlarından biri elini tuttu:

“Ana, ben kimim?”

Münevver baktı, gözleri boştu:

“Sen… komşu kızı mısın?”

Sonra tek bir cümle kaldı dilinde:

“Beni evime götürün…”

Her gün, her saat aynı söz.

“Beni evime götürün…”

Sorarlar:

“Neresi evin ana?”

Münevver uzaklara bakar:

“Tikveş… bizim köy… Makedonya…”

O kelimeyi söylerken sesi yumuşardı. Sanki gerçekten dönüyordu.

Son günlerinde iyice zayıfladı. Nefesi inceldi.

Fısıldadı:

“Götürün beni… evime… Tikveş’e…”

Ve bir sabah, o kelimenin içinde kaybolarak sustu.

Onu İzmir’de toprağa verdiler.

Arkasında kızları, torunları kaldı. Kalabalık bir hayat… ama eksik bir kök.

Çünkü bazı insanlar başka bir yerde yaşar,

başka bir yerde büyür,

başka bir yerde ölür…

Ama kalbi, hep ilk koparıldığı yerde atar.


devamını oku