Yaşamın bilinmezliği içinde kayıplara karışan ve akıntıya kapılıp giden bizler miyiz, yoksa zamanın kendisi mi? Belki de ikisi de birlikte bilinmezlik diyarına yol alan iki yolcu... Biri durmadan akarken diğeri de akıp gidenin ne olduğunu fark etmez.
Bir günün içinde geçen saatlerin bile farkına varamazken, her geçen an hayatımızdan sessizce bir parça eksilir ya da ruhumuza bir yenisi eklenir. Kimi zaman ağız dolusu güleceğimiz ya da hıçkırıklara boğulacağımız bir anı, kimi zaman ise keşkelerle dolu bir pişmanlık ve bazen de hiç hatırlamayacağımız sıradan bir gün… Fakat zaman, bunların hiçbirini ayırt etmez. O hayatın silsilesi içinde izini belli etmeden sessizce ve durmaksızın yürür; ne bir sevinçte yavaşlar ne de bir acıda duraksar. Çünkü ne dünün gölgesinde ne de yarının belirsizliğinde saklanır, tam da şu anın içinde sessizce akıp gider.
Belki de yaşamak; yalnızca nefes alıp vermek ve belirsizlik içinde bir ömrü tüketmek değildir. Yaşamak; küçük anların toplamında, bir fincan kahvenin buharında huzuru bulabilmek, yaşadığın onca güzel anıyı hafızana kazıyabilmek, yağan yağmurun altında ıslanabilmek ve gün batımının her akşam farklı renklere büründüğünü fark edebilmektir.
Zamana karşı kazanabileceğimiz tek zafer hızına yetişmeye çalışmak değil; akıp giden her saniyeyi doyasıya yaşamaktır. En büyük kayıp, bir ömrün geçmesi değil yaşamayı ertelemektir. Zaman aslında hiçbir zaman acele etmedi. Acele eden bizlerdik. O sadece aktı; biz ise onu yaşamak yerine yakalamaya çalıştık…