İnsan, doğası gereği bir yere tutunmak ister. Bu tutunma isteği çoğu zaman “ait olma” duygusu olarak karşımıza çıkar. Ancak bu duygu her zaman huzurun kaynağı değildir; bazen yalnızca güvende hissetmeniz için ait olma ihtiyacı duyarız.
Ait olmak, çoğu zaman dışarıdan belirlenmiş bir çerçeveye dahil olmaktır. Bir kimliğe, bir gruba, bir fikre… Bu dahil oluş, insana kısa süreli bir güven hissi verir.
Bu noktada asıl soru şudur: İnsan bir yere ait olduğu için mi güvendedir, yoksa güvende hissetmek için mi bir yere ait olur?
Bu iki tabir aynı gibi görünse de aralarındaki fark oldukça belirgindir. Güven ihtiyacı aitliği doğuruyorsa, burada doğal bir bağdan çok bir zorunluluk vardır. Zorunluluk ise özgürlüğü kısıtlar.
Modern insan, “ait olma” baskısı içinde yaşar. Bir kimliğe, bir düşünceye ya da bir topluluğa kendini sabitlemek zorunda hisseder. Bu durum, aidiyeti bir seçim olmaktan çıkarıp sosyal bir gerekliliğe dönüştürür.
Oysa belki de mesele ait olmak değildir. Belki de insanın asıl gücü, bulunduğu yeri dönüştürebilme yeteneğindedir. Yani insan sadece bir yere dahil olan değil, bulunduğu yeri kendine ve başkalarına yaşanabilir kılabilen varlıktır.
Voltaire’in “İnsan kendi bahçesini yetiştirmelidir.” sözü de tam olarak bunu ima eder. Dünya bize hazır bir aidiyet sunmaz; insan, bulunduğu yeri insani tarafıyla şekilendirip anlamlı hâle getirir.
Bu nedenle “ait olmak” pasif bir kabullenişken, “ait kılmak” aktif bir varoluştur.