muzaffer uzunoğlu muzaffer uzunoğlu

Vicdan: Bırt Cırt

Bu karmaşık dünyada benim pusulam vicdandır, der Zülfü Livaneli… Yanılmıştır! Kendisi için değilse bile insanlık için yanılmıştır. 

Peki, vicdan nedir?

İnanılır ki her insanın içinde bir özhesaplaşma mahkemesi vardır: vicdan. İki tarafın da muhakeme edildiği, kötülüğün mahkum olduğu, iyiliğin her zaman galip geldiği bu mahkemenin aynı zamanda adili mutlak hakimidir vicdan.  Orada hep iyilik kazanır, hatalardan dönülür, telafi amellerinin kararları alınır, bırt cırt… 

Haksızlıklara karşı naçar bir tavır gelişti senebesene. Zorba kişiye sözüm ona sorarız: “Başını yastığa koyunca nasıl uyuyorsun acaba?” Hemen, cevabını kendimiz yetiştiririz: “O, geceleri uyuyamaz!” Şöyle düşünürüz: Vicdan yargı dağıtıyordur her gece. Kişi, yaptığı kötü şeylerden dolayı gece sigaya çekilmiş, ta’n edilmiş, iyice hırpalanmış… üzerinden bir silindir gibi geçilmiştir. Burada hatasını anlayan kişi, hüngür hüngür ağlamış, başını dövmüş… nihayet yapıp ettiklerinden dolayı pişmanlık içinde kalmıştır. Bu kadar yoğun bir sorgulamanın ardından gece uyuyamıyordur elbette.

Peki, öyle midir gerçekten. Öyle olsa sabaha hatalar düzelmez miydi? Aynı cürümler tekrarbetekrar işlenir miydi? Kötülükler katlanarak devam etmiyor mu yoksa? Dünya kan ve gözyaşı denizine dönmüş değil mi? Her seviyede hegomonik güçlerin savaşında zayıfların bedenleri, emekleri, ruhları seçkinlerin ulvi gayelerinin (!) payandası, harcırahı, kullanışlı aparatı değil mi?

O başlar, o yastıklarla buluştuğunda kendinden geçip horul horul uyuduğuna eminim. 

Belli ki iddia edildiği gibi erdemin kaynağı, evrensel kriterler manzumesi filan değil vicdan! Haklının hakkını veren, suçu varsa kendini bile darağacına çeken yüksek karakterli içsel bir güç filan da değil. 

Evet, var bir şey, vicdan namıyla bilinen. Ama bu herkeste aynı şekilde çalışmıyor, çalışsa da aynı çıktılar elde edilmiyor. El gibi ayak gibi bir şey belki vicdan. İyi ve toplum yararına kullanıldığında el de ayak da güzelliklerin ortaya çıkışını sağlar değil mi? Bir bahçıvan gül bağını elliyle sular, etrafı gül sularıyla yıkar, o el gül kokar. Anneler evlatlarının pek çok müşkülünü ayakta çözer. Yardımsever genç, yaşlı adamın imdadına koşa koşa yetişir de yolun karşısına geçirir. Ayakla, elle olur bu faydalı şeyler.  Fakat bir başka kişide el, hırsızlık için kullanılır; bir güçsüzün boğazını sıkmak için beş parmak iş birliği yapar. Yere düşene tekme atanlar ayaklarını kullanır hep! 

Görüyoruz ki elin de ayağında da işlevi herkeste aynı değil, hatta birbirine tamamen ters amaçlara hizmet edebiliyor. Vicdan da böyle demek! Bazılarımızda öyle muazzam işleyen bu kuvve, bazılarında noksan, dahası bazılarında hiç yok! Aynı hadisenin paydaşı olan tarafların taban tabana zıt olan tavırlarının hep geçerli bir gerekçesi var. Birinin diğerine zarar verme hatta yok etme pahasına, bile isteye yüksek bir bilinçle ortaya koyduğu performans farklılıkları, iyiyle kötüyü birbirinden ayırmaya yaradığı iddia edilen vicdanın nasıl bir şey olduğunu anlamamızı zorlaştırıyor. 

Ne diyordu Sabahatti Ali: “En aşağılık katil bile yaptığı iş için kâfi mazeretler tedarik eder.” Öyledir! Her cürmün bir açıklaması vardır. En namlı kötüye sorsak niçin bu kadar fenaya sebep oldun da insanların canını yaktın? Mutlaka bir gerekçeye dayanır. Hatta müdakkik nazarlarla bakıldığında yaptığı iş ve eylemlerin yüce bir mefkûrenin ameli olduğuna inandığı görülür.   

Peki, nasıl bir iştir bu vicdan, sende bir türlü bende bir türlü… 

Şöyle olabilir mi? İyiyle kötünün ayırdının yapılmasına vesile olduğu iddia edilen bu his insanlığın geçirdiği değişim ve bozulmayla eş zamanlı dejenere olmuş, tefessüh etmiştir. Yok, bu olamaz! Zira en kadim öykülerden olan Habil ile Kabil hadisesinin büyük günahkârı ve katillerin ilki Kabil Efendi’nin de kardeşini harcamasında bir mazereti vardı ve hiç de rahatsız değildi yaptığından. İlk insanlarda durum bu. Peki bugünün insanı? Fecaatlerin müsebbipleri, işlediklerinden dolayı bir nedamet belirtisi göstermedikleri gibi dozu artırarak fiillerine devam ediyor. Etrafınıza bakınız! 

Görünen o ki bozulma yok, dün de öyle bugün de öyle…

Son tahlilde şu denir mi acaba: İyilerin kendinden hareketle uydurduğu ve herkese teşmil ettiği safdil bir histir vicdan, aldatmaca bir duyuş… Ne güzel demiş Cemal Süreya: “Herkesin niyeti iyiyse bunca kötülüğü kim yaptı.”  Vicdan varsa bunca alçaklık niye?

Gördüm ki “vicdan” diye bir şey yok! Varsa da mutsuz bir azınlıkta var; ekseriyeti oluşturan sairde, hele de kudretlide yok!


devamını oku