muzaffer uzunoğlu muzaffer uzunoğlu

İki Yüzlü İnsanlık

Kurumsal mürailik…

Rusya… Türlü mazeretler uydurup Ukrayna’yı işgal eden Rusya: Yürekler yakan, Maraş merkezli deprem için Türkiye’ye yardıma hazır olduğunu ve ellerinden geleni yapacağını açıklayan ilk devletlerden. Hangi alî (!) gerekçelere ve beka sorununa binaen olursa olsun milyonları aşan mağduriyetlere, yüzbinlerce ölüme sebebiyet veren bu devlet, deprem yaşayan bir ülkemizin yardımına koşacakmış. Kıyıcı Rusya’dan insancıl Rusya’ya… Bu ne yaman çelişki…

Çin… Onlar da deprem bölgesine 290 kişilik yardım ekibi gönderdiler. Deprem bölgesinde kayda değer yardımlara imza attı o Çinliler. Teşekkürler… Ama burada olmaları Çin’in zalimliğini örtbas etmeye yetmez. Yıllardır Uygur Türklerine türlü eziyetler etmekteler. Yaralarımıza az çok merhem olmasalar, bu insanlığın dayanışma seferberliğinde ne işiniz var diyesim geliyor.  

Toplumsal riyakarlık…

Depremin henüz ilk günleri... Tüm ülke ah u efgan içinde. Ama borsada bir gün içinde çimento hisseleri olağanüstü alımlar sonucunda tavan yaptı. Bu alımları yapıp üç gün sonra satarak vurgun yapan “keriz silkele”yiciler muhtemelen sosyal medya hesaplarından aşırı duygusal bir müzik eşliğinde “Başın sağ olsun ülkem!” gönderisi paylaştı.

Sosyalist mücadeleden gelen, işçi haklarını diline pelesenk etmiş ünlü bir yazarın röportajını okudum geçenlerde. Bir aydın olarak gelir dağılımındaki adaletsizlikten, ülkedeki 10-15 kişinin toplam varlığının 45-50 milyon kişinin toplam varlığına denk geldiği istatistiğini veriyor ve eleştiriyor. Sadece biz de değil tüm dünyada gelir dağılımdaki adaletsizlikten bahsedip bunun sonraki yıllarda büyük sosyal patlamalara sebebiyet verebileceğini anlatıyor. Kazanca göre vergilendirmenin adil bir sistem olduğunu da vurguluyor. Paylaşmanın ne büyük zenginlik olduğunu sözlerine ekliyor. Dar gelirli insanların yaşam zorluklarını, hayat mücadelelerini izlenimsel betimlemelerle aktarıyor. Gerçekler, yazarın güçlü lirik söylemiyle birleşince söyleşinin özellikle bu bölümü epey etkileyici. Dedikleri ve yaklaşımları takip edilen bir meşhurun bunları dile getirmesi elbette çok önemli. Ama yazının ilerleyen bölümlerinde son romanını İtalya’da tarihi bir otelin denize nazır odasında tamamladığını anlatıyor. Söyleşinin fotoğrafları da ilgimi çekmedi değil: Bileğinde İsviçre markalı saatiyle kollarını göğsünde birleştirmiş, meşhur markanın ekose kaşmir kaşkolünü boynuna bürümüş, camı kehribar renkli yuvarlak çerçeveli bir gözlükle burjuva pozu da verilmiş kendisi tarafından. 

Haftanın en az 4-5 günü televizyonlara çıkan yorumculara siz de tesadüf ediyorsunuzdur. Bunlar siyasetin, ekonominin, bireysel hak ve özgürlüklerin hatta depremin, iklim değişikliğinin… -sayamadığımın birçok şeyin- uzmanı “herşeyolog”lar. Doğrusu bu kadar çok şey biliyor olmaları insanüstü bir meziyet ve şaşırtıcı bir durum! Birçoğu, şunun ya da bunun müteheyyiç bir taraftarı. Ateşin söylemleriyle dikkatimi çeken biri oldu geçenlerde. Program esnasında konuşmacılardan biri son yazısından dolayı şahsını hedef alıp eleştirilince demez mi “Yazılarım benim çocuklarım, hiçbirinden vazgeçmem.” Onu yıllar önce, bugün savunduklarının karşısındaydı diye hatırladım. Hafızamın beni yanıltabileceği düşüncesiyle özgeçmişini farklı kaynaklardan inceleyeyim dedim. Bugün övdüklerini, 5-6 yıl önce yeren -yeren ne kelime- yerin dibine sokan yazılar kaleme almış. Hatta bugün durduğun tarafın muhalifi koca koca kitapları var. Meşhur video platformunda eski televizyon programlarında söylediklerine de baktım. Ne eleştiriler ne sövgüler… Bugün başarısız bulduklarının safından ateş etmiş beri tarafa. Beri taraf dediğim de bugün öve öve bitiremedikleri. Ne yaman çelişki aman Allah’ım! Omurga nedir, nerededir, ne işe yaramaktadır?

Bireysel ikiyüzlülük…

Öğretmen… Kendi çocuğunun okulundan şikayetçi. İlgisizlikten dem vuruyor. Aynı kişi iki gün önce dersine girdiği öğrenciler için “Ben dersimi anlatır çıkarım. İster dinlesin ister dinlemesin. Ödevlendirme yaparım. Ödev kontrolü mü? Bu yaştaki çocuğun ödevimi kontrol edilir. Bir de veliye bilgi vermekmiş, bana ne ki!” diyordu.

Adamın çocuğu şehir dışında üniversitede okuyor. Üç arkadaş bir ev tutmuşlar. Ev sahibi kirayı 2 binden 5 bine çıkarmış. “Vay, vicdansızlık bu!” diyor. 15 gün önce satış ilanına koyduğu arabanın sıfırı geçen yıl 300 bindi. O, şimdi beş yaşındaki arabayı 500 bine satacak. 

Sokak hayvanları konusu açıldığında hassasiyetin zirvesini yaşayan bir tanıdığım var. Karda kışta, buz gibi havada onların derdiyle dertleniyor. Aylık gelirinden -gücüne nispetle azımsanamayacak- bir bütçe ayırmış onlara ve bunu büyük bir görev şuuruyla yapıyor. Bu hayvan sever dostum aynı hassasiyeti tüm canlılar için gösterse keşke. Öyle değil ne yazık ki! Ülkelerini terk edip bizim buralara sığınan ve geçimini sağlamak için kâğıt toplayan insanlara karşı o kadar tahammülsüz ki dünkü hayvan sever dostumdan öyle bir insan düşmanı nasıl ortaya çıkıyor anlamak mümkün değil. Evet, bu kadar göçmenin kontrolsüz bir şekilde ülkeye dağılmaları tenkit edilecek bir durum ama bu o insanların problemi midir? Konuştuğunuzda makul bir çözüm buluyor: Toplasınlar o zaman bir kampa! Başıboş sokak hayvanlarının barınaklara kapatılmasına gösterdiği rikkati bu kâğıt toplayıcılarına göstermemesi büyük bir tezat.

Pandemi döneminde işçisinin maaşını kesen birçok iş yeri biliyorum. Önce personel ödemeleri aksadı. Sonra birçok kişi işsiz kaldı. Bu patronlar, pandeminin yükünü yanında çalışanlara ödetti adeta. Bazıları, bir yıl sonra işini daha büyük bir yere taşıdı veya ikinci şubeyi açtı. “Adamım” diye caka satıyorlar şimdi. Bunlardan biriyle görüşüyorum. İnsanlığın hassasiyetlerini yitirdiğini anlatıp duruyor. Niyeymiş? Sağdan soldan öğrendikleriyle bir grup çalışan gelmiş ve demişler ki “Günde ancak sekiz saat çalışırız ve yemek ücretini işveren öder.” Patron kızgın, patron agresif ve patron sitemkâr. Bunlara ekmek veriyormuş. Nasıl olur da böyle yaparlarmış, nankörler… Ee efendi, insanlar haklarını arayınca mı aklına geldi insanlık!  Gelirinde küçük bir düşme olduğu pandemi günlerinde, iş yoğunluğu azaldı diye çalışanların maaşlarını yarıya indirirken sende insanlık hassasiyeti neredeydi?  

Mahallede kendini Tanrı’nın kılıcı, bu toprakların seçkini zanneden biri var. Kahvehanenin önünde ahbaplarıyla otururken anlattıklarından zannedersiniz ki o büyük bir vatanperver ve yenilmez bir kahraman! Fakat tanıyanlar bilir ki ahlakî zafiyetleriyle namdar bir mihor. Çocuklarının iaşesini akrabaları gideriyor, hanımına geçimsiz ve aynı zamanda zorba. Övündüğü cetlerinden aldığı ilham sadece onların üç kıta yedi iklimde at üstünde topraklar fethetmesi. Ama aynı atalarının aileye karşı sorumluluklara dair nasihatlerinden nasipsiz. 

Şehirde müflis bir tüccar var. Gerçekten iflas etmiş durumda. İyi kazanırken kontrolsüz harcamalar, yanlış yatırımlar vs. iflasının gerekçeleri. Alacaklıları, alacağını tahsil için yanına geldiğinde durumunu öyle anlatıyor ki cebinizdekini veresiniz gelir. Ağlıyor, sızlıyor; acıyorsunuz haline. Alacağınızı, alın terinizin karşılığını istediğiniz için utanıyorsunuz. Gel gör ki madalyonun başka yüzü daha var. Bilenler biliyor ki hâlâ hacizli olduğu için satamadığını iddia ettiği kompakt üst sınıf D segment Alman arabaya biniyor. Aile fertleri hâlâ güzel mekanların müdavimi. Çocuklar yazın “beach”lerde, kışın kayak kamplarında. “story”leriyle ifşalarda bulunuyorlar. Halbuki bu müflisin alacaklılarından bazıları kıt kanaat geçinmekte. Üç kuruşun hesabını yapıyor da ancak öyle tamamlıyor ayı. Ve o müflis alacaklılarının bu halinden haberdar!

Başka biri daha… Depremden hemen sonra iş yaptığı firmaları organize edip yardım tırı dolduruyor. Ee tabi sosyal medya hesabından hemen bir klip. “İnsan insan…” şarkısını fon yapıp tır yükleme görüntüleri. “Haberim yokmuş gibi çek pampa” ayarında koli taşımalar filan. Müthiş piar! Ama bu herifcik kış ortasında türlü gerekçelerle, iş bulamayacaklarını bile bile kaç kişiyi işten çıkardı, biliyorum.

Kadınlar üzerinden ahlakı tanımlayan ahlak havariler var bir de. Ahlak dedikleri şeyin sadece kadında bulunması gerektiğini düşünecek kadar yoz ve sığ insanlar... Kızlarından uzak tuttuklarını oğullarına yakıştıranlar bunlar. Dışarda türlü kepazelikleri işleyip evinde abide kesilenler, millete salya akıtıp kendini ahlak zabıtası konumlayanlar…

Bakıyorum da herkes erdem sahibi. İnsanlar, çok duyarlı ve topluma muazzam faydalı. Ee bu kadar kötülüğü kim yapıyor, kötü olan kim? Tablo şu aslında: Zebaniler fazilet havarilerine dönüşmüş, ahlak zeballası olmuş ve erdem “kasıyorlar”! İçselleşmemiş, sadece başkasına erdem…

İnsanlar mı kötü, devir mi? Devrin kabahati yok, devrin insanları kötü! Daha kötüsü ne biliyor musunuz? Birden fazla yüzlerinin olduğunun farkında olmaları. Herkes farkında bu riyakârlığın. Bile isteye ikiyüzlü insanlık. 




devamını oku