Pek çok insan için tarihe geçmek (en azından iyi anılarak) hayalleri süsleyen bir hedeftir. İş insanından siyasetçisine, yazarından sporcusuna kadar çoğu kişi ölümden sonra hatırlanmayı, yaptıklarının unutulmamasını ister. Hanlar, sultanlar, krallar birçok abide inşa ettirmişlerdir. Dünya döndükçe insanlığın hafızasında ufacık bir yer edinebilmek için. Bu kadar çaba bir yandan anlamlıdır. Tarih kitaplarında büyük işler başarmış hakanlar, şahlar, imparatorlar yer alır. İnsanlar bu taç sahiplerinin isimlerini çocuklarına verirler. Tarihten örnek verileceği zaman muzaffer olmuş kralların ismi gelir hemen akla. Ama bir yandan da anlamsızdır. Ölümden sonra dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük hükümdarı ya da en iyi yazarı olarak görülmek bir şey ifade etmez iyi bir yaşam sürülmemişse.
Edebiyat tarihinin en büyük yazarlarından birini ele alalım: Dostoyevski. Çoğu yazar onun kadar iyi yazmak ve dünyada meşhur olmak ister. İnsanlar onun kitaplarını okumayı ve kitapları hakkında konuşmayı entelektüel olmanın şartı sayarlar. Hatta bir insan Dostoyevski okumamışsa küçümsenebilir bazen. Dostoyevski hem yaşadığı dönemde hem de ölümünden sonra büyük bir yazar olarak kabul edilmiştir fakat uzun yıllar boyunca maddi problemlerle uğraşmak zorunda kalmış, idama mahkum edilmiştir. İdam cezası daha sonra sürgün cezasına çevrilmiş ve Sibirya’ya sürgün edilmiştir. Dostoyevski kadar yetenekli ve ünlü olmak isteyen hangi insan onun yaşadıklarını yaşamak ister ki? Dostoyevski’nin yeteneğine ve şanına sahip olmak isteyenler kendilerine bu soruyu pek sormuyor gördüğüm kadarıyla. Keşke insanlarla bir anket yapılabilse. Soru da şu olsa: “Yoksullukla, hapisle geçen zorlu bir yaşam ama bu yaşam sona erdiğinde adınızı dünya tarihine kazdırıyorsunuz veyahut zengin olarak sevdiklerinizle mutlu, huzurlu, sağlıklı, uzun bir yaşam ama dünya tarihindeki milyarlarca insanın arasında yitip gideceğiniz ve hatırlanmayacağınız bir hayat. Hangisini tercih edersiniz?” Anketin sonucunda iki seçeneğe verilen cevaplar arasında büyük bir oransal fark olmazdı herhalde.
Ölümden sonrasıyla ilgili olarak çevremden örnek verebilirim. Bir dostumun bu hayattaki en büyük isteği cenazesinin kalabalık olması. Cenazeye gelen kalabalığın dostumun çocuklarına dostumun ne kadar erdemli ve faziletli bir insan olduğunu söylemesi dostumun rüyalarına giriyor. Cenazesinden sonra dostumun hakkında iyi konuşulması kadar dostumu mutlu edecek başka bir şey yok bu fani dünyada. Dostum çocuklarını da düşünüyor ayrıca. Soyunu devam ettirecek, genini nesilden nesile aktaracak olan çocuklarının da kendisi hakkında güzel şeyler duymasının onlara yararı olacağı zannında. Kendisi de atalarından böyle gördüğü için böyle düşünüyor. Sonuçta cenaze yalnızca kişinin inancı gereğince yapılan bir defin töreni değil aynı zamanda müteveffanın itibarını gösteren bir tören. Cenaze ne kadar kalabalık olursa müteveffa o kadar itibar sahibi oluyor çünkü.
Benim için aslında bu sorunun uzun yıllardır net bir cevabı yoktu. Çünkü çoğu insan gibi bu dünyada iyi bir yaşama sahip olmasam bile tarihte kalıcı olmak benim de istediğim bir şeydi. Unutulmamak, her zaman hatırlanmak sanki hiç yaşamamış gibi bu dünyada bir iz bırakmamak benim için de bir kâbustu. Ama artık bu soruya cevabım belli. Mutlu ve huzurlu bir yaşam sürmedikten sonra ölümden sonra gelen şan ve şöhretin bir anlamı yok. Ölümden sonra şairler en güzel mersiyeleri yazsınlar ne fark eder? Son yolculuğa çıktıktan sonra dünyanın en büyük heykeli dikilsin, önemi ne ki? Bir insan yaşamında huzuru ve mutluluğu bulamamışsa vefatından sonra şanının yüceltilmesi, taaa göklere kadar çıkartılması sadece ironik bir durum…